bildirgec.org

MerakliKedi

8 yıl önce üye olmuş, 33 yazı yazmış. 54 yorum yazmış.

Korkuttun Beni

MerakliKedi | 19 August 2010 15:21

Yaklaşık 25 yıl geçti birlikte. Dile kolay çeyrek yüzyıl… Hatırlıyor musun, ilk başlarda ne çok kavga ederdik. Her ders arasında mutlaka kavga edecek birşeyimiz olurdu. Ama bu kavgalar olgunlaştırdı bizi, ilişkimizi… Bu kavgalarla öğrendik kişiliklerimizi. Birbirimize sözler verdik o kavgalar sırasında. Ve sonra da tuttuk bazılarını. Sen hatırlatınca çok şaşırdım. Yıllarca, hayat düsturum dediğim şeyin aslında seninle birbirimize verdiğimiz söz olduğunu söylediğinde… “Yaptığın hiçbirşeyden pişman olma, Pişman olacağın şeyi yapma.”
Kişilikler oturduktan sonra, arkadaşlık daha bir güzel hale geldi. İkimiz de olgunlaşmış, artık kavgasız halleder olmuştuk meseleleri. İşin enteresan tarafı aramızda kavgaya dönüşme ihtimali olan hiçbir şey de olmuyordu. Niye o zamanlar kavga edermişiz ki… Hayat yerlerimizi ayırdı ama kalplerimizi değil. Başka arkadaşlıklarımız da oldu ama bizimkinden daha güçlü değil. Sevdiklerimiz oldu, ama birbirimizden çok değil….
25 yıl sonra ben bebeğimi aldım kucağıma. Ve sen iki elin kanda olsa geldin. Ne komik değil mi? İki elin kanda olsa… Nasıl bilebilirdik ki, bir ay sonra gerçekten hayatımızda kanların olacağını. Bebeğime benim kadar sevindin. Bir taraftan özlemlerin okunuyordu gözünde bir taraftan mutluluk. Ne güzel bir dostluktu bizimki… Ama ne yalan söyleyeyim, bir farklıydın. Tanımlayamadım ama sen farklıydın. Bunu konuştum insanlarla, farklı dedim. Bana öyle geldiğini, özel durumum ve özel durumun nedeniyle farklı olduğunu söylediler. Değilmiş!!!!
Bir ay sonra bir akşam bana geldin. Kapıdan girer girmez, damdan düşer gibi haberi verdin. Ama sanki farklı iki filmin görüntüsü ile repliği üstüste bindirilmişti. Sen cıvıl cıvıldın. Duyduklarım ise “beynimde 8 cm’lik bir tümör var. Pazartesi ameliyat olacağım” idi. Bu iki içerik örtüşmüyordu. Ama bu sendin işte… Benden saklamıştınız. Sütüm kesilmesin diye söylememiştiniz. Belki de senin için kan ağlarken, diğerlerinin gözlerinden yaşlar dökülürken beni düşünüp susmuştunuz. Söylediklerinin şokundan mı, senin üzmemek için mi, kucağımdaki bebek nedeniyle mi bilmiyorum, çok tepkisizdim. Hatta çok soğukkanlı karşıladığımı konuşmuşsunuz sonra… Ah ama sen bilirsin beni. Yüzüm soğukkanlıdır. Gecem değildi. Ruhum hiç değildi. O gün geldi. Pazartesi… Erkenden hastanedeydik hepimiz. Bebeğimi ilk defa bırakmıştım. Haberi aldığım günden beri süt biriktiriyordum. Ameliyat uzun süreceğinden ben yokken bebeğin beslenmesini temin etmiştim. Bir yandan aklım onda, bedenim senin yanında, ruhum ise bambaşka yerlerdeydi. Eminim yüzüme bakan kimse, ama kimse benim üzgün olduğumu söyleyemezdi. Belki bu yüzden şaşıran, alınan, darılan bile olmuştur bana. İçim kan ağlarken yüzümün bunu söylememesi nedeniyle… Ameliyatın çok geç başladı. Hatta o yüzden seni ameliyathaneye uğurlayamadım. Yeniden süt sağmam gerekiyordu, eve uğrayıp gelecektim. Ben çıktıktan yarım saat sonra seni almışlardı ameliyata. Sonraki yedi saat mi? Ne sen sor ne ben söyleyeyim. Dışarıdaydık, haber bekliyorduk. Elimizde kitaplar, dergiler, Sudoku’lar ile vakit geçirmeye çalışıyorduk. Geçmeyen zamanı geçirmeye çalıştık. İki bebeğim birden aklımı dolduruyordu. Biri sen, biri evdeki… Evdeki çaresiz, evdeki dilsiz, evdeki bilinçsiz…. Sen mi? Sen de bilinçsiz, dilsiz ve çaresiz uyuyordun içeride. Ne kadar birbirinize benziyordunuz o anda. Ne kadar başkalarının yardımına ihtiyacınız vardı. Ve bu ne kadar kahrediyordu beni…
Yedi saat sonra güzel haber geldi. Ayılmıştın bile. Hatta konuşuldu bile seninle. Çok rahatladık. Doktor “bu gece çok kritik, dualarınıza ihtiyacımız var” dediğinde bir kere daha yıkıldım. Bu sözleri kimse duymamıştı. Herkes öncesindeki ameliyat çok iyi geçti kısmını duyup rahatlamıştı. Ben ise doktorun bu çaresizliği karşısında iyice üzülmüştüm. Ama annen ve eşin girebiliyordu yalnızca yoğun bakıma. O zaman bize gitmek düştü. Çıktık hastaneden, ciddi bir hafiflemişlik duygusuyla. Eve geldik. Diğer bebeğimi emanet ettiğim kişiler heyecanla haber bekliyorlardı. Güzel haberi onlarla da paylaştık. Çok mutluyduk, neredeyse kutlama yapacaktık. Bir daha arayıp durumu soruşturmak istediğimde aldığım haber herşeyi altüst etti. Hayatımız bir kere daha kesişmişti. 9 yıl önce benim başıma gelen, bu kez sana olmuştu. Doktorların da beklemediği birşeydi. Kelimenin tam anlamıyla yıkıldık o anda. Gecemiz geçmek bilmedi. Hem kendi durumumu hatırladım, hem seni o halde gören annen ve eşine üzüldüm hem de bu kadar uzun sürmesinin sende bırakacağı olası hasarı…. Çok zor bir geceydi. Çoook uzun.
Sabah ilk iş telefona sarıldığımda, gelen haber çok rahatlattı. Gecen çok iyi geçmişti. Gece seni uyutup ertesi gün akşama kadar uyanmayacağını söyleyen doktorlara rağmen uyanmıştın bile… Çok sevindim, çok. Sonra sıkça haber almaya, görmeye çalıştık seni. Rahatsız etmemeli, yormamalıydık ama gönül dinlemiyor tabii ki -meli -malı’ları. Neyse ama içimiz rahattı.
Çok korkuttun bizi. Ama hayat sana ikinci, hatta üçüncü bir şans verdi. Bunu çok daha iyi değerlendir bir tanem. Hayata her zaman gülerek bakan gözlerin hiç hüzünlenmesin. Hep gül, hep mutlu ol bir tanem…

Efsane İstanbul

MerakliKedi | 17 June 2010 14:49

Bir tam günü Emirgan’a ayırıp içine kültür, tarih, müzik dahil etmeden olmazdı. Ben de, Sakıp Sabancı Müzesi’nde yeni açılan “Efsane İstanbul” sergisine gitmek için o günü uygun buldum. Hatta serginin açılışına da katıldığım halde, özellikle içime sindirerek gezebilmek amacıyla, o akşam sergiyi gezmemiş daha dingin, daha kendi başıma gezmek istemiştim.
Sergi hakkındaki ilk duyumlarım çok olumluydu. Herkes çok beğenmişti. Ama okul hayatımız boyunca aldığımız eğitimde İstanbul tarihi Geç Bizans ve Osmanlı dönemini içerdiğinden bunlardan oluşan bir sergi benim ihtiyaçlarımı karşılamayacak ve çok büyük ihtimalle ben diğerleri kadar mutlu ayrılmayacaktım sergiden. Ciddi bir önyargıyla sergiyi gezmeye başladım.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamındaki sergiden İstanbul’un 8000 yıllık tarihinden örnekler sergileniyor. Serginin girişindeki açıklamaları okuyunca İstanbul’a bakışım değişti. Neanderthal adamın göçünden başlayıp, ilk çağlarda İstanbul’daki yerleşmeyi görünce inanamadım. Marmaray kazıları sırasında ortaya çıkan bu eserlerden sergilenenleri görünce nasıl bir tarihin üzerinde yaşadığımız anlıyor insan. İstanbul’da Neolitik dönemdeki yerleşimin Dudullu, İçerenköy, Fikirtepe, Pendik ve Tuzla’da olması, buralarda yeterli incelemelerin yapılması durumunda daha ne eserlerin ortaya çıkacağı konusunda fikir veriyor. Yalnızca değerini bilemediğimizden yakın dönemde yurt dışına kaçırılan eserler değil de Haçlı Savaşları sırasında yağmalanarak götürülen eserleri de görünce ne büyük bir kaybımız olduğunu, en azından kalan ve hiç farkında olmadan üzerinde oturduğumuz eserlerin hakkını verebilmeyi umarak gezdim sergiyi.

Var mı daha güzel bir şehir….

MerakliKedi | 13 June 2010 17:32

Üniversite bitip de maddi bağımsızlığımı elime aldığımdan beri, yıllık izinler dışında boşluğum olmadı. Yıllık izinler de biz kurumsal yapılar içinde boğulmuş insanlar için bir bilemedin iki haftalık molalardan ibaret oluyor. Tabii on dört yılda bir kere aldığım 3 haftalık tatil için ve b ütün bunların yanında Türkiye’de ondört senedir işim olduğu için çoğu üniversite mezununa göre şanslı olduğumun farkındayım. Ama insan işte, hep elindekinden fazlasını istiyor.
Günah çıkartmayı, ya da kendine acımayı bırakıp bana bu yazıyı yazdırtan olayı anlatayım. Şimdi doğum iznindeyim. Onaltı haftalık bir doğum izni ardından da gelecek olan birikmiş yıllık izinlerim nedeniyle oldukça uzun bir zaman işten uzak kalacağım. Sağlıklı bir hamilelik de geçirdiğim için bu dönemi biraz İstanbul’un keyfini sürerek değerlendirmeyi seçtim. Cuma sabah evden çıktım, kahvaltıya Emirgan’a gittim. Uzuuun bir kahvaltıdan sonra, uzun uzun gazete okudum. Sonra kalkıp boğazda yürüyüş yaptım. Boğaz’ı oldum olası çok sevdim. Senede bir defa kullandığım İstanbul izinlerimde de boğaz odaklı bir günüm mutlaka olurdu. Ama çok farklı bir duyguymuş. Yarın biteceğini bilerek Boğaz’da dolaşmakla, ayları kapsayan bir zaman diliminde özgür olduğunu bilerek Boğaz’da dolaşmak, deniz kokusunu içine çekmek, yetişecek hiçbir yerin olmadan sahilde banka oturup uzaklara, hayallere dalmak, kısacası İstanbul’u yaşamak öyle farklıymış ki…. Yürüdüm, yavaş yavaş boğazı içime doldurarak yürüm. Banklarda oturdum, kalkıp şuraya gitmeliyim demeden sakin sakin huzur içinde oturdum. Hemen arkamdan geçen caddenin gürültüsünü arkama alıp sanki şehir keşmekeşinden çoook uzaklardaymışım gibi hissedip önümde dingin akan Boğaz’a daldım gittim.

Hindistan’dan Floransa’ya tarih ve roman

MerakliKedi | 15 October 2009 12:14

Salman Rushdie’nin Utanç adlı romanına başlamıştım. Beni pek sarmamıştı bırakmıştım. Oyüzden galiba, Floransalı Büyücü çıktığında çok da ilgimi çekmemişti. Sonra bir gün Cumhuriyet Kitap ekinde, Ursula Le Guin’den Floransalı Büyücü yorumu okuyuncaya kadar… İki büyük isim. Adeta turşucunun şahidi bozacı (ama bu sefer iyi tarafından). Le Guin bir iki vurucu cümleyi de aynen almıştı kitaptan ve ben de bu eleştiri yazısı üzerine okumaya karar verdim.

Ekber Şah’la Hindistan’ın kızıl kumtaşı binalarında başlayan yolculuk Floransa’da devam etti. Ekber Şah’ın, bir hükümdar olarak yaşadığı gelgitler, kendiyle çeliştiği anlar, zaferle döndüğü savaşlarda insan öldürmekten duyduğu vicdan azabı, güzel kadına duyduğu ilgi ve inanç konusundaki çelişkileri… Kendiyle tartıştığı anlar. Oldukça fazla kaynaktan faydalanılmış ve neredeyse bir tarih kitabı özeniyle yazılmış bir roman olduğunu okurken çok yakından hissediyor insan. Vurucu cümle dedim ya… “Tanrı inancı, insanlığın iyiliği kendiğinden bulunmasına engel olmuştur.” ifadesi Ekber Şah’ın ağzından inancın da tartışıldığı anlarda çıkan bir cümle. Bir de çok hoşuma giden bir uygulama oldu: “Yeni ibadet çadırı”, aynı konu hakkında zıt görüşlü iki grubu karşılıklı oturtup münazara yaptırıyormuş Ekber şah. Fikirlerin çarpışmasını, düşünmeyi ibadet oılarak görüyormuş. (Örnek alınası bir uygulama değil de nedir bu?)

Cunda’dan Girit’e Antoine De Saint-Exupery ile Yolculuk

MerakliKedi | 28 September 2009 11:54

Yıllar yıllar önceydi. Cunda’ya ilk gittiğimde oradaki mutfak ve kültür zenginliğinden çok etkilenmiş, İsmet Nine ile tanışmıştım. Ardından bu kültür ve mübadele ile ilgili okumalar yaptım. Cunda ikinci adresimiz olmuştu. Ne zaman bir boşluk bulsak hemen Cunda’ya gidiyorduk. İsmet Nine de, Cunda’da tanıştığım Dobro Memet de Girit’ten nasıl geldiklerini anlatmışlardı. İçimde hem Girit’i görme arzusuyla yıllar geçirdim. Arada Ege Adaları’nı gezdim. Gerçekten Cunda’da bulduğum kültürün benzerini buralarda görünce Girit gözümde daha da büyüdü. Bir nevi ulaşılmazlığın güzelliğiyle kaldı hayalimde. Ne Emanet Çeyiz’ler, ne Benden Selam Söyle Anadolu’yalar, ne Anastasia’lar ne de okuduğum diğer Mübadele hikayeleri bunu yıpratmadı.
Nihayet bu yıl bayram öyle bir denk geldi ki, Girit’e uygun bir fiyata gitme fırsatı doğdu. Yıllardır süren özlem de sona erdi benim için. Girit’te Cunda’nın bir kopyasını bulmayı umarak gittim. Cunda’nın değil de Bodrum’un bir kopyasını bulunca ne hissettiğimi ancak bu duyguyu yaşayan anlar. Girit şehirleşmiş. Hem öyle şehirleşmiş ki, her tarafı hiçbir karakteristiği olmayan binalar kaplamış. İngiliz turist burayı da kendi zevksizliği ile bezemiş. Hepsi İngilizce isimleriyle bir sürü barlar, restoranlar oluşmuş. Özellikle bazı bölgelerinde bir Yunan lokantası bulmak o kadar zordu ki… Bulduk tabii ki, bulmadık değil. Bizde atasözlerine girmiş otlarından yedik, kömür ateşinde pişmiş düğmeli ahtapotlarından… Buz gibi uzo içtik, rakı içtik. Yunan kahvesi adıyla bizden güzel sattıkları Türk kahvesinden içtik (ne şekeri yanlış geldi ne de yanında buz gibi suyu eksik). Lokmades adıyla lokma tatlısını da yedik yemeğin üzerine. Dükkanlarda satılan “geleneksel Yunan Lokumu, Yunan helvası, Yunan baklavasını” da gördük. Kızmak gelmiyor içimden, bu topraklarda birlikte oluşturduk bu kültürü ve birileri bizden daha fazla sahip çıkıyor. Sahip çıkan, değerinin farkında olan hakeder sahip olmayı. Utanmadan, sıkılmadan gyros adıyla döneri, souvlaki adıyla şişi, imambayıldı adıyla imambayıldıyı, hünkarbeğendiyi, musakkayı satana, bunlara ingiliz turisti kandırmak için uydurma ingilizce isimler bulmayana (bakınız lahmacun için turkish pizza uydurması) saygım büyük. Hanya’da Tamam adında bir restoranda oturduk. Tüm restoranları güzeldi ama burası salaşlığı ve yerli halkın öğle yemeğini yediği bir yer olması nedeniyle içimize sinmişti. Yunan salatası, ot tabağı, balık derken en sonunda helvayı da yedik. Kalkarken Tamam ne demek diye sordum. “Tamam means ok in turkish” dedi garson. Ok dedim hüzünle…
Sonra gezerken sokaklarda hediyelik eşya satan bir dükkandan gelen sesle irkildim. Çok güzel bir müzik çalıyordu. Dükkana girdim ve bu ne diye sordum. Yunan mutfağı adında bir filmin müziğiymiş, bilmiyordum. Tezgahtar kız, filmin İstanbul ve Yunanistan’da çevrildiğini anlatırken Dilek Koç’un duru sesinden “Baharat, Tarçın ve Buse” isimli parça başladı. Kültür böyle Bir şey işte. Bir notasından yakalayıveriyor sizi. Girit topraklarında, hiç beklemiyorken birden kulağınıza bir müzik doluveriyor ve o müzik sizin kültürünüzden izler taşıyor.
Tam bu etkilerle dönmüşken yurduma, dün Taksim meydanındaki Sahaflar sergisine gittim. Anoine De Saint-Exupery’nin Savaş Uçuşu kitabını gördüm orada. Arka kapak yazısı tam da ruh halime uygun düştü: “Benim Uygarlığımda, benden farklı olan kimse, bana zarar vermek şöyle dursun, zenginleştirir beni. Bizim birliğimiz, bizlerin üstümüzde, insan denilen varlıkta kurulur……” İşte böyle biz de birbirimize katmışız birşeyler ve dolmaları (dolmades), cacıkları (tzatziki), karides güveçleri (karides guvetsi), barbunları (barbunya) pişirmişiz aynen kendimiz piştiğimiz gibi… Peki niye bu uzaklık bu yakın topraklarda?

Mustafa bana neler hissettirdi….

MerakliKedi | 12 November 2008 09:24

Susuyorum…. Günlerdir susuyorum… Kendim görmeden, kendi fikrimi oluşturmadan başkasının fikriyle kirlenmek istemiyorum. Veee susuyor, ve okumuyor, ve duymuyorum… Hiçbir tartışmaya girmiyor, hiçbir yorumu okumuyor, hiçbir tartışma programını izlemiyorum. Kirlenmek istemiyorum. Tamamen bakir başlamak istiyorum bu tecrübeye… Tertemiz izleyeceğim filmi, hiç kimsenin yorumunu duymadan, okumadan yalnızca kendimle…
İzledim.. Tek başıma… Tabii, ki tek başıma değil. Bir salon dolusu insanla birlikte ama tek başıma… Hayır, yalnızdım ben. Beyimde yalnızdım. Ve bir tiksintyle başladı film. Ben, belgesel de olsa bir film görmeye gitmiştim. Minimum bir film beklentrim vardı. Ne sinema dersinde bana anlatılanlar vardı filmde… Ne de başka birşey. Film boyunca onu sorguladım. Bana bilmediğim ne verdi? Hangi duyguyu tattırdı Mustafa? Latife’de okuduklarımdan farklı, bunca yıldır bildiklerimden, tarih hocalarımın derste anlattıklarından (çok şanslıymışım bunlar bana tarih dersinde anlatılmıştı) farklıı ne vardı ki filmde… Hiçbir duygu da kalmadı bana… Ne bir sahne aldı aklımda beni derinden yaralayan ne de herhangi birşey…
Üzüldüm. Kırıldım. Yaralandım. Keşke bambaşka duygularla çıkabilseydim bu filmden….

Allahın Kızları

MerakliKedi | 21 October 2008 09:39

Allah’ın kızlarını okurken defalarca uçlara gittim geldim. Anlamaya çalıştım… Kitabın rengi neydi? Nedim Gürsel yazarken islamın yanında mıydı, karşısında mı? Niye her iki taraf da kitabı eleştirecek konu bulmuştu?
Başladığımda enteresan geldi. İslamın ilk dönemini farklı bir anlatım tarzıyla dile getiren bir kitap olduğu kesindi. Bir çocuğun ve dedesinin anılarıyla 3 putun dilinden islamı anlatıyordu. Peki bu üç farklı hikaye nasıl kesişecekti? Kesişmedi… Sonunda beklediğim veya beklemediğim hiçbirşeyi bulamadım. Gerçekten hiçbir şey bulamadım sonunda.
Kitabı okurken bende bıraktığı izlenim ise bence önemliydi. Kitabı okurken hep şunu hissettim; bir çocuğa tarihi öğretmek için en iyi yöntem kurgu içinde yer almasını sağlamak. İşte bir roman. İşte lat, işte menat, işte uzza… Yıllar boyunca tarih derslerinde okuduğumuzdan daha fazla iz bırakarak ilerledi kitap. Kitap mı ilerledi ben mi bilemedim. Sonunda hiçbir şey bulamadım ama içindekiler akılda kalıcıydı… Kim bilir çelişkileriyle, gerçekleriyle belki birilerine ufuk açar. Gerçekleri de çelişkileri de daha cesur olabilirdi belki… Ama neyse bu da öyle bir kitap, değişik….

Böylesi bir hayata yokum

MerakliKedi | 06 October 2008 13:36

Sürekli duyuyorum “Var mısın, Yok musun”. Herkes televizyon başına kilitlenmiş sürekli bunu izliyor. Türkiye’de herhalde izlenme rekoru kıran bir yarışma bu. Bir akşam sabredip ben de izledim neler oluyor diye görmek için. İşte gözlemlerim:
Acun Ilıcalı’yı gezi programından tanırdım. Eğlenceli, yerinde duramayan bir gençti. Bir ağırlaşmış, bir trajedi sunucusu oluvermiş. Eh para insanı değiştiriyor demek ki. Yarışma da zaten tam da bununla ilgili değil mi?
Kendi anlattıkları öz yaşam öyküsüne göre hayatında on milyarı olma ihtimali bulunmayan insanlar birden para beğenmez oluveriyorlar. Aman allahım, taş atıp kolunuz mu ağrıdı? Al 40 milyarı git işte. Hamdi Bey hayatlarının en büyük teklifini yapıyor onlara. Onlarsa gözlerini bürüyen para hırsı yüzünden hep daha fazlasını istiyorlar. Sadece yarışmacı mı? Seyirciler, kutuların başında bekleyenler… Herkes, herkes bir açgözlülük halinde, ille de daha fazla olsun diyor. Kimsede teklif edilen miktarın eteri olacağı duygusu uyanmıyor. Kimse tatmin olmuyor. Adeta hep bir ağızdan söylüyorlar “yokuz”… Nasıl bir dürtü bu hırs ve açlık…
Sonra hep beraber kahroluyorlar… Daha önceki teklifi kabul etmedikleri için hep beraber üzülüyorlar. Ama öyle bir üzüntü ki, sanki yıllardır çalışıp, senelerini verip biriktirdikleri para gitmiş ellerinden. Bir anda evsiz, barksız, aç, çıplak kalakalmışlar 70 milyonun önünde. Halbuki en kötü ihtimalle geldikleri durumda geri dönecekler oradan. Yani HİÇ kayıp yok. Ama bunu anlayabilecek durumları da yok maalesef.
Hani, küresel ısınma diyorlar, çamaşır yıkarken şu tasarrufları yapın, lambalarınızı şu şekilde alın, televizyonunuzu düğmeden kapatın, sifonun içine su şişesi koyun diyorlar ya… Ve bu tasarruf tedbirlerinin arkası gelmiyor ya bir türlü. En büyük tasarrufun tüketmemek olduğunu hala anlayamamış bir toplumuz galiba. İlla ki tüketmek istiyoruz. Hem de daha fazla paralar kazanıp onu da tüketmek istiyoruz. 500.000 YTL olmayacaksa daha azına yokuz. Rahat rahat tüketebilmek için ille de 500.000 YTL. Aslında daha fazlası olsa ne güzel olurdu. Daha da fazla tüketirdik… Sonra da oturur kendimize, çocuklarımıza, torunlarımıza, dünyaya yaptıklarımza ağlardık. Kim bilir, yokuz diye bağıran kitleler o zaman belki de birlikte ağlama seansları yaparlardı…

Orhan Pamuk kitabı beklerken fazlasıyla masummuşum….

MerakliKedi | 06 October 2008 13:00

Nobel adaylığı, ödülü alması ve sonrasında çok yazıldı çok çizildi hakkında… Orhan Pamuk benim için önemli bir yazardı. Klasik romanlardan farklı bir tarza geçişimi başlatan, bana farklı bir dünyanın kapısını açan yazardı. Lisenin ilk yıllarında önce Cevdet Bey ve Oğulları ile tanışmıştım onunla. Ardından Sessiz Ev ve tabii ki benim için bir başyapıt olan Kara Kitap ile devam etti tanışıklığımız. Öylesine etkilenmiştim ki kitaplarını bekler olmuştum. Her yeni çıkanı da hevesle alır, okur olmuştum.
Nobel ödülü dönemi özel bir dönemdi. O güne kadar hiç değinmediği konulara girivermişti Orhan Pamuk. Bu konudaki yorumum çok başka. Burası onun yeri değil. Ama şu bir gerçekti ki benim için Orhan Pamuk iyi bir yazardı ve nobel hakkıydı. (En azından ben onun kitaplarını okuduğumda aldığım hazlar nedeniyle kitaplarını yazdığı dönemde diğerlerinden farklı bir yazar olduğunu düşündürmüştü). Sonra kaçışı, gidişi edebiyatçı kişiliğini etkilememişti gözümde.
Masumiyet Müzesi çıktığında bendeki ilk izlenimi bu sefer aradığımı bulamayacakmışım gibiydi. Fazlaca popülerize olmuş, klasik Orhan Pamuk hedef kitlesinin dışına çıkmış bir kitap diye düşünmüştüm. Bir arkadaşım, kitabı özellikle almayı düşünmüyorsam kendisinin verebileceğini söylemişti. Tabi ya, sonra istersem kütüphanem için alabilirdim. Kitabı aldım, okumaya başladım. Geri verdiğim için tam olarak söyleyememekle birlikte kitabın ikinci ya da üçüncü cümlesindeki gramer bozukluğu küçük dilimi yutturuyordu bana. Ama neyse ben devam edeyim dedim. Ettim de… Beş günlük seyahatimde o koca kitabı ve Paul Auster’ın bir kitabını daha bitirdim. Yanlış anlaşılmasın, kitap sürükleyici olduğundan bu kadar çabuk bitmedi. Kitabı yarım bırakmama nedenim, Orhan Pamuk mutlaka bir yerinde Orhan Pamuk’luğunu gösterecek diye düşünmemdi. Onu bir sonraki sayfada bulma umuduyla kitabın son sayfasına kadar okudum. Son sayfayı da bitirdiğimde ise ne elimde, ne içimde hiçbir şey kalmamıştı. Hoş bir nostalji diyenlere Ayfer Tunç’un Müsaitseniz Annemler Size Gelecek kitabını tavsiye ederim. Herhangi bir Türkan Şoray, Hülya Koçyigit, Ediz Hun filmi de işinizi görür. Hem de oldukça kısa zamanda biter. Damağınızda bırakacağı lezzetin aynı olacağından endişeniz olmasın. Masumiyet Müzesi’nde edebi bir eser okuduğunuza dair eşsiz bir lezzet de bulamayacağınıza göre kendinizi kitabı bitireceğim diye paralamayın. Okumamış olmak bir kayıp değil.

Tarih, kültür, yemek ve aşk bir arada…

MerakliKedi | 05 October 2008 09:51

Uzun bir uçak yolculuğuna okuyacak iyi bir kitap olmadan başlamak düşünülemez bence. Ben de öyle yaptım. Bu seferki kitabım bir aşk öyküsü etrafına sarılmış bir yemek kitabıydı. Yanlışlık olmasın yemek tarifi değil içeriği… Bir kültürü, tarihi, yemeğiyle birlikte anlatan bir aşk hikayesi.
Uçağa bindiğimde kitabın henüz üçte birini okumuştum. Ama beni öylesine sarıp sarmaladı ki elimden bırakamadan yolculuğun sonuna geldiğimde kitabı bitirivermiştim.
“Son Çinli Şef” için isterseniz Çin’in imparatorluk döneminden başlayıp Mao dönemini de içeren bir tarih kitabı diyebilirsiniz. Ya da gerçek Çin yemeklerinin püf noktalarını anlatan bir yemek kitabı. Bunları beğenmedinizse, Çin halkının mutluluklarını, sevinçlerini, hüzünlerini anlatan bir kültür incelemesi de olur… Kim bilir bunların hiçbiri size yetmezse o zaman, bir yıl önce kocasını trafik kazasında kaybeden bir kadının birdenbire kocasıyla ilgili bir takım iddialar karşısında gerçekleri bulmak için Çin’e yaptığı geziyi anlatan roman da olabilir. Bir kadının geçmişi bulmak için yaptığı yolculukta aslında kendini buluşu da bir başka bakış açısı belki de.
Gerçek şu ki, birçok farklı hazzı bir arada yaşatan bir kitap. Tabii ki kitabın Amerika’da yayınlanmış bir roman olması nedeniyle anti-maoist yaklaşımına göz yummak gerekiyor.