bildirgec.org

cellatlina

8 yıl önce üye olmuş, 17 yazı yazmış. 10 yorum yazmış.

Douglas Adams ve Otostopçunun Galaksi Rehberi

cellatlina | 10 February 2011 15:21

Otostopçunun Galaksi Rehberi isimli kitap beşibiryerde ya da ayrı ayrı olarak kitapçılarımızın bilim kurgu-fantastik kırılımında bulunur. Eğer okursanız, muhtemelen, başucunuzda duracaktır. Bu kitap kurgu ile mizahın mükemmel bir harmanıdır. Kurgusu müthiş bir yaratıcılık ürünüdür ve yazarının (Douglas Adams) aklına bir gece boş bir tarlada uzanıp gökyüzüne bakarken gelip yerleşmiştir.

Roman 5 ayrı kitaptan oluşur; ancak, bu eserin aslında bir radyo oyunu olarak kurgulandığını belirtmek gerekir. Radyo oyunu haline getirilirken, ses teknisyenleriyle birlikte garip ve etkileyici uzay-sal seslerin oluşturulması için günlerce uğraşıldığı rivayet edilir.

5 kitap ayrı ayrı
5 kitap ayrı ayrı

Romana dönersek eğer, eğer beşibiryerde almak istemezseniz -beşibiryerdenin ismi Otostopçunun Galaksi Rehberi olarak tektir.- şu kitaplardan oluşmaktadır:

YAVUZ’UN ÖLÜMÜ

cellatlina | 02 November 2010 11:21

Yavuz Çetin Türkiye’nin en iyi gitaristlerinden biriydi. Bugün bırakın blues gitaristlerini, doğru düzgün solo atabilecek gitaristlerin bile Türkiye’deki azlığını ve hatta belki de çoğu şehirde yokluğunu düşünürsek, onlarca sene önce Yavuz Çetin (Altın Çocuk)’in bu memleketteki değerini algılayabiliriz.

Yavuz Çetin, 1970 yılında Samsun’da doğdu; eğer bugün hâlâ yaşıyor olsaydı 40 yaşlarında olacaktı. Çocukluğunu Türkiye’nin çeşitli yerlerinde geçirdi, bunun sebebi babasının mesleğiydi: gazetecilik. İlk önce cura ile sonra bağlama ile daha sonra da elektro gitar ile tanıştı. Bana kalırsa doğmadan önce tanışmışlardı zaten onlar; fakat bu dünyadaki müzik serüveni işte bu sayede devam etti.

DÜNYAYI KURTARIYORUM, GERİ ÇEKİLİN!(2)

cellatlina | 24 October 2010 16:56

–yalnızlığını, insanlarla ilişkilerini, ikilemlerini, yaşamak güdüsü ve güdüsüzlüğünü “ŞAK!” diye çözdüm.onun dünyasını, gerçeklerini, şakalarını ve yanılgılarını…müziğini…kaskatı olmuştu dünyasından kuş bile geçmiyordu;bir iguana gibiydi.anlatılamaz garip bir yaratık…ve sürüsüyle yaşıyordu.–

Dünyadaki tüm dilencileri toplayan adam onlara şöyle dediğinde ben de duydum: SİZ BİLEREK ÇÖMELENLERDEN DEĞİL, DİMDİK BAKANLARDANSINIZ.
Elimi kaldırdım, tüm dilencileri toplayan adam, kısa bir süreliğine gözgöze gelmemizin ardından, bana söz verdi. “Bu dünyayı satmak bize kaldıysa; artık öyle bakamayacağız.” dedim.
Müthiş müzikal bir sessizlik belirdi, havada asılı durdu ve sonra taş gibi yere düştü.
Sonra planlar değişmedi tabii, dünyayı satmak için büyük bir tezgah hazırlamaya başladık, ardından biraz düşündük ve en tatlı satış stratejilerimizi geliştirdik.
Benim içime sinmiyordu dünyayı homoseksüel bir iguanaya satmak. Ancak en güzel stratejiler hep onun için hazırlanıyordu. Onu etkilemek zorunda hissettik kendimizi çünkü. Satış günü iguana familyasına tüm hünerlerimizi gösterdik; iyi olduğumuzu, dünyayı da iyi halde satışa çıkardığımızı, geleceğin iyi olacağını, cinsiyetlerin ayrımı söylentilerinin hep yalan olduğunu, dünyada artık dilenmeyen bir insanın kalmadığını; yani bu enfes dünyanın tam ağızlarına layık olduğunu ballandırarak anlattık bir avucumuz açık şekilde. iguanalar kahkahalar atarak dinlediler, homoseksüel iguana ise genellikle somurtuyor bir yandan da çilekli dondurmasını yalıyordu.
henüz dünyanın ikinci kıtasını anlatmaya yeni başlamıştık ki iguanalardan biri -zaten topu topu 150 kişiydiler- sürünerek bizim olduğumuz bölgeye yaklaştı. sustuk ve ürktük. bir anda tüm bu olanların bir rüya olduğunu farzettim ve harekete geçtim; iguanalara doğru koşup birbirlerinin aralarıdaki mesafenin çoğalmasını sağladım; bu sefer onlar ürkmüşlerdi. “vermiyorum lan dünyayı” diye bağırdım. tüm dilenciler hayretle yüzüme bakıyorlardı, “sıkıysa alın!” dedim. homoseksüel iguana bu halimden etkilenmişe benziyordu.

sOuR TimEs 1

cellatlina | 08 September 2009 14:56

“who oo am i, what and why?
`cause all i have left is my memories of yesterday,
ohh these sour times.”
(portishead’in sour times adlı şarkısından alıntıdır.)

hayat tatsızdır.
hayat dali resimleri kadar şaşırtıcıdır. ve korkunç olan şu ki; bazen şaşırtıcı olmaktan ötede bir ağız tadı bırakır. içler acısı bir ağız tadı!
– ağız tadınızdaki hafif bir bozulma bile tüm vücudunuza imdat çığlıkları attırabilirken bu hayatın yaptığı allahsızlıktır. –

bunu yapar. (?)
bunu “o” yapar sanırsınız ben de o cümleyi kurarken “o”nu suçladım ama birey kendi kendine yapar.

YALAN AŞK

cellatlina | 07 September 2009 19:47

Evde uyanıyorum ve banyoya yüzümü yıkamaya gitmeye yelteniyorum. Tam o anda bir eksiklik hissediyorum. Kulağımda… Hemen müzikçalara yönleniyorum ve gözümde uykunun izleri olduğu halde evvela müziğin sabaha dolmasını sağlıyorum.

Yüzümü yıkayıp aynaya bakıyorum. Gözlerimde, şişliklerde, dudaklarımın renginde bir güzellik arıyorum. Aynadakine bakan ben değilmişim gibi, ayndaki bir heykelmiş de onu izleyen bir seyirciymişim gibi bakıyorum aynaya.

Çok kısa bir müddet bakıyorum ama her sabah aklımdan bu geçiyor, eminim. Hani bazı şeylerin aklınızdan geçtiğini o anda kavrayamazsınız ya, sonradan öyle düşünmüş olduğunuzu anlarsınız.

İÇ SES

cellatlina | 02 August 2009 12:12

bugün günlerden bensiz bir gün.durmadan aynalardan kaçabilmek mümkün.
gördüğüm tüm yüzler hayata bakıp ağlıyor.bakmadığımda hepsi mutlu.
evrende insan suretine benzemeyen canlılar olduğuna hükmetsem ve bunun üzerine kitaplar yazsam kim bilir kaç ademoğlu kurtarırım…

dünyadan o kadar bıktım ki,insanlardan…

çöplük dolu bir ada var desem kaç kişiye bilet satarım…

bana onüçmilyon kez onüçmilyonbir kere hatta
“eşin benzerin yok,”
“mükemmelsin,”
“gerçekten;”
“sen çok özelsin” de, bıkmam hiç,

kendimden o kadar bıktım ki,
sesimden
nefesimden
gözyaşımdan
“ar”ımdan
Қzӟmden
kanımdan…

“SOSYAL”

cellatlina | 24 December 2008 12:16

sadi güran, akvaryum
sadi güran, akvaryum

İnsanoğlunun sosyalleşme isteği mi vardır yoksa bu bir içgüdü müdür tartışılır ama “sosyalleşmek” artık doğal bir edim olarak algılanıyor.

Bir insan evladını tanımak ve kendini ona tanıtmak da gitgide kolaylaşır oldu.

“Sorgulama” istiyorum…

Çok değil “10 sene evvel”ine gittiğimizde cep telefonları ve internetin günümüzdeki kadar yaygın olmaması bizi çeşitli sosyalleşme ortamlarına itmekteydi. Bildiğimiz ve sık gittiğimiz kafeler mi ya da okul, iş “müthiş sosyal olma” imkanı veren ortamlardı. Şimdi de öyle, diyeceksiniz. Ama o zamanlar üç ay önce gördüğümüz bir kişiye tekrar ihtiyaç duymamız halinde telefon rehberine sarılıyorduk facebook‘a değil.
Ya da evini buluyorduk, belki posta kutusuna bir not bırakıyorduk, komşusuna
“ben eski arkadaşıyım, beni şu numaradan arasın” diyip not bırakıyorduk -ben yaptığımı hatırlıyorum-.

BEN GÜLMÜYORUM!

cellatlina | 04 December 2008 12:51

akşam yemeği sofrasını toplarken ve reklamları göz ucuyla izlerken, elimde masayı sildiğim bez, parlaklıklarına dayanamayıp kanepeye oturuveriyorum, çok renkliler ve bir sonrakini merak etmemek imkansız…

hipnotize olmuş bir çocuk gibi göründüğümü o an farkedemiyorum. biri bitiyor diğeri başlıyor. gazete zırvaları, cep telefonu zırvaları, bankalar, haluk biginer’in sesi, “ondan alsam”lar, müzikli reklamlar, heidi ve köylü kızlar, çikolata, dizi fragmanları…böyle uzayıp gidiyor…
bir ara yüzümü ekşittiğimi farkediyorum, ev arkadaşım o sırada kahkahalarla gülüyor. güldüğü bir reklam, ama o bunun farkında değil. yüzümü ekşittiğim şey bir reklam ve ben bunun farkındayım. gözümü, kulaklarımı , zihnimi kirlettiklerinin farkındayım.reklamcılık yapan, ekmeğini bundan kazananlara mı kızıyorum, izlemek zorundaymışım gibi gözlerimi ekrana mıhlamama mı, o kahkahaya mı, elimi nemlendiren sofra bezine mi, bir kaç reklama aldırış etmeden yapamayan beynime mi?neden iğreniyorum? neden açıklayamıyorum?ilerde bu emek işlerini izleyerek gülecek kuşaklar olacak mı?