bildirgec.org

kumsacli

8 yıl önce üye olmuş, 9 yazı yazmış. 46 yorum yazmış.

film-noir’in Günümüz yüzü: neo-noir

kumsacli | 09 June 2009 11:00

Kara filmin doğumuna en önemli zemini hazırlayan kuşkusuz ikinci dünya savaşıdır. Savaş Amerikan toplumunun tüm yerleşik model değerlerini altüst etmiş toplumsal yapıyı derinden sarsmıştı. İyi ve kötünün iç içe geçtiği savaş sonrası döneminde Amerika’ya göç eden Billy Wilder, Robert Siodmak, Otto Preminger ve Fritz Lang gibi Alman ve Avustralyalı yönetmenler; dışavurumcu Alman sinemasının etkilerini Hollywood’da taşıdılar.
Dışavurumcu alman sinemasının en önemli ve öncü sayılabilecek filmi “Dr. Caligari’nin Muayenehanesi” bu türün çıkış noktasını oluşturur.

Savaş Beyaz Perdeye Yansıyor
Amerika’nın savaş sonrası psikolojisinin ve genel atmosferin sinemaya yansıması kaçınılmazdı. Savaş sona erdiğinde evlerine dönen erkekler pek çok şeyi bıraktıkları gibi bulamamışlardı. Kadın toplumsal hayatta etkin bir rol alıp özgürlüğünü ilan etmişti ve “mutfağa” dönmeye de pek niyetli görünmüyordu. Bunların dışında askerden dönenlerin iş bulabilme endişesi vardı. Amerika o yıllarda kanunu hiçe sayan adamların egemenliğinin sürdüğü, sokaklarda kurşun yağmurlarının esip geçtiği, çetelerin her köşe başında hesaplaştığı bir toplumsal buhran dönemi içindeydi. İşte bu ümitsiz ve karanlık ortam kara filmin doğmasında gerekli olan altyapıyı hazırladı ve tür, bu atmosfer içinde ortaya çıkıp gelişti.

Falname’den çıkan İlk Âşk öyküsü

kumsacli | 02 June 2009 10:27

Sürekli tekrarlanan bir mantra gibi, “Tanrım beni şeytanın zulmünden koru”…
Neye yaradı peki bu kutsallık, tadına bakılan ısırıkta bize dikte edilerek?
Hatırlayalım, olayın geçtiği yer cennet bahçesi ve şeytanın fısıltısında damaklara akışkan bir lezzet veren, rengi ile büyüleyen ve suyunda dilimizi ıslatan obje, ELMA ile başlar.
Torunu olan insanoğlu tarafından dile getirilir. İlk Adem yaratılır(çamurdan) Daha sonra Havva yaratılır (Adem’in kaburga kemiğinden). Havva, yılan kılığına girmiş Şeytan tarafından kandırılarak iyilik ve kötülük bilgisi ağacının yasak meyvesini (elma)yer ve Adem’i baştan çıkararak meyveyi ona da tattırır. Bu meyveyi tadar tatmaz çıplaklıklarının farkına varır ve mahrem yerlerini kapatırlar (incir yaprakları). Yaptıkları bu büyük hata yüzünden yaratıcıları tarafından cezalandırılır ve dünyaya gönderilirler.

Sistine Şapeli gölgesinde yontulan Michelangelo

kumsacli | 01 May 2009 11:09

Tarihe adını mermerin içine hapseden Michelangelo, taşı değerli kılarak bizim önümüze yenilmeyen yemek olarak sunmayı başarılı kılmıştır.… Ruhunun derinliklerine işleyen sanat aşkını mermerin soyut alevinde yakıcı hale getirdi…
1475 yılının somurtkan bir Mart gününde gözlerini İtalya’da açtı. Oyuncakları çekiç ve taştan oluşuyordu. Adımlarını atmaya başlaması ile ilk yapıtlarını babasından gizlice Ghirlandio adında fazlaca namı olmayan bir heykeltıraşın atölyesinde vermeye başladı. Ustasının hala aynı kalıplara hakim olması ve dışına çıkamaması üzerine asi ruhuna fresk tekniğinin anahtarlarını öğrettikten sonra ayrıldı. Michelangelo omuzlarında saklı kalan kanatlarını açmaya başlamıştı. Ünlü “Bahçe Okulu’na” adım atmasıyla içinde saklı kalan ışığı parıldamaya başladı. Bembeyaz heykellerle çevrili bu bahçede eli ile dokundunda soğuk taşın verdiği hissi başka hiçbir şeyde bulamıyordu.
Yaşının ilerlemesiyle yükselmenin verdiği haz sayesinde yarattığı eserlere talep olduğunu farketti. Çok fazla dile gelince eserleri, zengin soylu kesimin ve Papaların kulağına fısıdanarak sipariş yöntemine dönüşüverdi. Kiliselerde Michelangelo fırtınası esmeye başladı. İlk sade ve içe kapanık eseri “Pieta” oldu. Michelangelo’nun imzasının devamını “Davut” sahiplendi. Daha sonra “Cascina savaşı”nın kudretinin sadece düşüncede kalmaması ve resmedilmesi için büyük bir iş sahiplendi. Ama bu çalışma sonuçsuz kalmıştır. Sonrasında Papa II. Julius, Vatikan’daki sistine Şapeli (Cappella Sistina) kubbesini süslemesini önerdi.

çeşnimizde Aşk var

kumsacli | 28 April 2009 09:58

yuvarlanıp kapağını bulan tencere, aşığının kalbinde oynaşıp duran çay kaşığı, aşıklarını katleden rende ve onlar gibi birbirine aşık her şey…
Boğaz dediğin dokuz boğumdur. İnsanoğlu dokuzuncu boğuma geldiği an Aşk-ı meçhullerde bulur kendini. Saf dışı bırakır halini. Veryansın etmeleri boşa çıkacağını kendiside eşek gibi bilir.
Aşkın tanımı zaten dinlediğimiz masallar, şarkılar, türküler, şiirler, maniler, gazeller, ağıtlar, filmler belirliyor. Biz ise bukelemun kıvamında hangi gereksinimizle sevişgen halde olursa onun tanımına tav oluyoruz. İmkansız, yırtıcı, pasif, çocuk, divane, mantıklı… Aşk ve onun saydam ya da kapalı halleri, ne sözcüklerle anlatılmaya ne de karşı tarafı inandırmaya bazen yetersiz kalıyor.İki hırçın cinsin uysallaşması için keşfedilen bir panzehir; depresyona bile bile girmek; doğuştan gelip parçan olan içgüdü; nirvana… Sen hangi gruptansın?
Aşkta farklılık yaratan kadın ve erkeğin sahiplendiği roller. Dişi kuş yuvayı yapıyor ise erkek ağustos böceğinin repliğini mi ezberler? Ataerkil bir toplum içinde emredici, aktif olan erkek ise kadın aşağılanmaya mı maruz kalır? İstediğim yanıtlar değil de soru sormak mı?
Genelde Türk filmlerinden çakma hikayelerle doludur aşkın serüvenleri hayatımızda. Çölleri benim için aşan mecnun olmalı benim aşkım, uykuya daldığımda benim ölü ruhumu uyandıran öpücüğü ile beyaz atlı prensimde olabilir yada dağları benim için delen Ferhat’ı da yeğ tutabilirim her ikisine, buna ilave olarak fakir ama gururlu bir gence de yok diyemem..
Bunları bana düşündüren aşksa o zaman aşk kadın ruhuna mı ithamda bulunuyor. Kadınsı bir duygu taşıyor aşka gelmiş dişiden, etrafa yaydığı kokusu ile büyülenen erkekler onu bir aşk objesine dönüştürüveriyor böylece. İşte erkekler neden aşklarını itiraf etmekten kaçınıyorlar anlaşıldı.

Zihnin saklı bölmelerinde aşk eteğinizi çekiştirip aslında sizi değil kendini besliyor. Tabana yayıyor ve değerini yükselttiği an tavan fiyat yapıyor. Kaçınılmaz? Kriz aşka böylece teğet geçiyor her defasında.”Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bakacaksın” Ne kaba bir tabir. Ben bu slogan içinden sıyırıyorum kendimi ve pembe panjurlu bir ev düşlüyorum Her aşk düşe mi gebe bırakır insanı? Zırva bir zirve aşklar mı doğurur? Kamçılar mı bedenini kanı görene dek?

acep; Necef nedir?

kumsacli | 28 March 2009 13:12

Yola çıkmadan önce eldeki bilgiler şunlardı:
– suya ulaşılamayan bölge,
-kutsal özelliğini koruyan bir kent,
-göçebe misin; göçemez misin sorusunu karşılayan bedevilerin yerleşiği.

çöl kültüründe bir yerleşim yeri olan Necef
çöl kültüründe bir yerleşim yeri olan Necef

Bunlar için yola koyulmaya değer miydi? Cevap tabii ki, “Evet”. Afrika’da Büyük Sahra, Güney Afrika’da Kalahari , Avustralya’da Gobbon ve Gibson, Asya’da Gobi, Güney Amerika’da Patagonya ve Ortadoğu’da Necef yapay çevreyi dramatik güneş ışınlarına maruz bırakan traşı doğuştan yapılan yerlerdi. Saydığımız en ruhani yer olan Necef göz kırpıyordu. Adını, güzel bir kıza verilen isimden alıyor ya da bir taştan ya da kutsallığına inandıkları uğur’dan… İster güneydoğu Anadolu, ister Doğu Anadolu bir araya gelsin buralardaki kuraklığı bile yeşile benzetiyorsunuz Necef dilinde. Kum zerreciklerinde kanlı savaşlara zemin olmuş ve arap ülkelerinin beşiğinde uyutulan çöl sihir ile şapkadan çıkarılıvermiş gibi görünüyor gözlerinize.
Necef’e her burun deliklerimi açşımda göğsüme dolan pörsümüş havası ile nefes alıp vermek çok zorlaşıyor, yine de çöl kültürü bambaşka bir şey. Burada adrese gerek yok, başınızı kaldırdığınızda el işareti ile göstermeniz kafi oluyor. Bir uçtan bir uca deve gezisi ile ilerlemek keyifli geliyor çünkü kumlardan korunmak isterken botların başparmaklarınızı hava boşluklarına kapatmak delice bir işkenceye yerini bırakıyor.
Yüzyıllarca kendi halinde kendi nöbetini tutan çöl, kendi yanık yüzlü insanlarından başka kimse adını dile getirmezken Şii ve Alevi inanışının belkemiğini oluşturan Kerbela olayı ile parlak parlak ışıldamaya başlar. Kerbela sancağına bağlı bulunan Necef, bu olay sonrası kutsallığı Şiiler tarafından tarihe imzalanır. Sonra Museviler büyük bir yayılma alanı oluşturarak bu kurumuş yeri sulak bir alana döndürmeye çalışırlar. Tarım alanları yaratılmasıyla Romalıların zulmünden kaçan Nabatililer bu topraklara sığınarak bir arap kavmine dönüşürler. Necef’in yerleşikleri her ne kadar Araplar olsa da miras olarak geride kalanlar Bizans döneminden kalma Hristiyanların izlerini taşıyan bazilikalar olmuştur.
Yürüyüş sırasında gürültülü seslerin içine daldım. Bir boykot, bir miting, bir sesleniş ya da bir çağrı idi bu yerli halkın dilinde. Ellerinde kocaman tabelalar ve üzerinde yazılı olan ise“Katliam ABD” … Bu kalabalıktan ayrılmak zorunda kaldım. Çünkü birbiri ardına dizili minik köylerin ziyareti idi rotamda olan. Görsel bir şölendi ayaklarımın altına serilen ben ise sadece izlemek ve iç geçirmekle yetiniyordum. Bağnaz inanışlar hakimdi bu çöle. Ama biraz yakından bakınca fikrimin en ince kaktüsleri diken veriyordu.
Boyu iki metreye yakın, zayıf, yüzü örtülü bir adam bana doğru geldiğini gördüm. Beni selamlayıp heybesinden somun ekmek ve birazcık deve sütünden yapılmış peynir elime tutuşturdu. Tadı hala dilimde, ekşimsi ama lezizdi. Dediğine göre Necef de herkes yoksulluğun verdiği açlıkla neslin sonunu görüyor, sözleriyle altüst oluverdim. Korkunç ve acılı bir serzenişti damarlarıma şırınga edilen. En uzak yer, en güzel yer değildi o an benim için.. Elbette ki bu inanış bu sözle sonlanamaz, hepsi birbirine benzer bir düşünce ve canlandırılmasından kaçınılması gereken bir gezi olarak zannedilmesin, sadece adının duyulması ve fark edilmesinden yanadır bu sözüm ona serüven…

bir bardak Akdeniz

kumsacli | 27 March 2009 10:07

Zamanın İnanılmaz serüveninde gözden kaçırdığımız med-cezirler dünyadan öyle büyük parçacıklar koparırlar ki göğe yükselirkene milyonlarca yıldız arasına karışırlar. Yıldızlar bu kopuşun ardından döktükleri gözyaşları bir deniz oluşturur. Günümüze kadar akıp gelen bu miras; denizlerin incisi, balıkların gözdesi, mavinin gerçek sahibi Akdeniz’dir.
Mavi payından paydasına düşen kıyılarında Akdeniz, hayallerde canlandırılanlar kadar renkli. Serin ve dalgasız alacakaranlık suları, göz kamaştıran sıcağı, yalın ayak serilen pıtırlı kumları ve daha sıralayamadığımız şölende ne saklı?
“Adem ile Havva” temasını belirleyip çalmaya başladığımızda kulağımıza fısıldanan sesler Akdeniz’le gelir -varoldukları kıyılar olarak da bilinir -Tarih senarosunda Akdeniz uzun yıllar boyunca ulaşılmaz, gizemli, kapalı bir dünya olarak kaldı insanlığa. İlk çağdan beri ticari amaçlar, kültürel temaslar, siyasal çalkantılar Avrupa, Asya, Afrika kıtalarının çanağında Akdeniz de oluşmaya başladı. Akdeniz mavisinden mahrum kalmamak adına birçok ulus-devlet bu bölgenin ele geçirilmesi ve buraya hakim olabilmek büyük istilalar yaşanmıştır. Fenikelilerden Truvalılara, Kartacalılardan Romalılara bu kıyılar yaşanmışlıklara seyir etmiştir. Akdeniz’ Akdeniz olarak yaşayan iki güçlü deniz devleti vardı. Bunlardan biri Fenikeliler; diğeri ise Girit’teki Minos devleti idi. Doğu-Batı yönünde ilerleyen akımlar Akdeniz havzasını güçlü bir sömürgeleştirme merkezine çevirdi. Akdeniz ile uğrak yerlerin deniz yolculuğu Yunan adalarında çanak-çömlek, şarap, zeytinyağı; Mısır ve İtalya’dan tahıl; Anadolu’dan kereste, demir ile baş gösterdi. İlk Akdeniz çıkarması Romalılar tarafından yapılmıştır. Akdeniz havzasında yerini alarak bölgenin kültürünü ve dilini benimsemiştir her egemenliğin altına aldığı uygarlıklar gibi. Ayrıca Roma tarihinde, “Akdeniz bir roma gölüdür” olarak geçmektedir. Türk tarihlerinde ise, Selçukluların Akdeniz yakınlarına büyük bir devlet kurma girişiminde bulunması ve göçebeliklerini bu verimli topraklara kaydırdırmasıyla, “Akdeniz bir Türk gölüdür” sözü vardır. Coğrafi keşiflerle birlikte çözüm aradıkları ticaret yolları alternatiflere zafer bayrağı açarken eski önemini kısa süre ile kaybetti. Fakat yinede İspanya ile Fransa, Fransa ile Büyük Britanya (İngiltere), Haçlı seferleri ile Hristiyanlar ve Müslümanlar aynı sahneyi paylaştılar Akdeniz’in parlak güneşinde çatışmaları fişekleyerek. Osmanlı döneminde Süveyş kanalının açılmasıyla itibarını güçlendiren Akdeniz, dünyanın en işlek ve ehemmiyetli bir deniz yolu oldu. Haçlı seferleri ile namına nam katarak Avrupa devletlerinden Fransa ve İngiltere’nin gözdesi olup çıktı. Mesafeler azalınca Hindistan’ın ticari insiyatifinden daha çok yararlanmak için birbirlerini saf dışı etmeye başladılar. Bu sırada araya Rusya faktörü eklendi. Bu duruma ortak etmek istemediklerinden Rusya’yı sur gibi engellemek istediler. İtalya’nın ne eksik kalır yanı mı var? İtalya da Oniki ada ve Trablusgarp’ı alarak bu ilerleyişte bende varım diyenlerden olmuştur. Tüm bu gelişmelere paralel Sanayi Devrimi ile ticaretin canlanmasını hız kazanır ve Birinci Dünya Savaşına kadar süregelen bu anlayış İkinci Dünya Savaşı ile ABD’nin söz hakkı doğmaya başlar. Ama sömürgecilikten kurtulma girişimleri, Sanayi devrimi ile ortaya atılan realist fikirler sonrası doğan Kapitalizm ve Uluslararası yaşanan iktisadi bunalımlar ile Akdeniz’in güncelliği alt sıralara düşer.
Bir göç ağı gibi, ticaret ve etkileşim bu denizi Batı ve Doğu arasında bir bağ haline getirmiştir. Daha da önemlisi başka hiçbir deniz Akdeniz kadar çalkantılı, serüven dolu, yazılı tarihin binlerce yıl öncesine dayanan bir geçmişe sahip değildir Kıtalar, insanlar, fabrikalar, şehirler tarafından kuşatılmış bile olsa, nefes kesici güzellikleri sayesinde ehlileştirilmemiş bir çekiciliğe sahibi olarak modern dünyamız içinde hep bir gizem barındıracaktır.

tanımsız

kumsacli | 23 March 2009 18:06

Bir tarafta ulus- devletlerin bir aktör olarak güçlerini kaybediyor olmaları, öte yandan da yeni gelisen iliski türlerine paralel yeni ulus-devlet yapılara olan siddetli ihtiyaç gereksinimi ortaya çıkıyor halkın gündemine.
Yasanan kayırmalar, kırpmalar, saadeti devran yaratacak çözümler, uzansal ve mekansal global jeopolitik değismeler, yaşananların daha komplike hale bürünmesi; ulus-devletin yetersizliğini sembolize ediyor, ortadaki sorunlara çözüm bulmak ya da alternatif çözümler üretmek elzem hale geliyor.
Ulus-devlet açılımında anahtar sözcükler yok ana düşünce var: Yaşanmış uçak kazalarında ilk paraşütü alıp ilk kendini düşünerek geride bırakacaklarına havada iken, oh be! demeyi ihmal etmeyen bir sistem.
Genel bir kategorizasyon her zaman sözkonusudur. Ortak bir konsept altında fikir mücadelesi bağımsızlığını gösterebilmek. Aklıma ilk gelen, “Ben dünyanın en akıllı insanıyım” adlı kitap. Bu kitabın aktörleri bir değil bin oluveriyor .Söylevleri ile ve bizler bu denilenlere özgüveni yüksek diyenlerden miyiz? yoksa mütevaziliğini niye korusun ki doğruluğundan hiç şüphem yok diyenlerden mi? yoksa beynimizi karantinaya alındığını hissedip karanlık dehlizlerde sonuca ağlayanlardan mı?
Neyiz biz yaralı hala kanamalı bir vatanın genç, dinamik, hırslı evlatları mıyız? Hala yeminimiz var mı bir şeylere? Hala koruma iç güdüsü var mı içimizde? Hala biz bizi seviyormuyuz tüm kusurlarımızla?
Ne denir bu sorgulamya?

popülürleştirilen bir anlayış mı?

kumsacli | 23 March 2009 13:41

Daha az yeşil, suları ve kıyıları daha çok kirli, havası giderek solunamayacak, eksilen kaynaklarını tamamlayamadığımız bir dünya bırakmamak için; İnsanın ve onun tamamlayıcı unsurları olan öteki canlı varlıkların ve çeşitli ekosistemleri oluşturduğu çevrenin, içinde barındığı topluma daha iyi, daha güzel, daha gelişmiş ve daha anlamlı bir hayat düzeyi sağlayabilmesi yaşamakta olduğumuz, çağın bir gereğidir.

İnsanlığın çıkış yolu ise, çevre ile kalkınma arasındaki yaşamsal köprünün güçlendirilmesine ve kalkınmanın “sürdürülebilir” olmasına bağlanmıştır. Peki bu atılan adımlar ne olmuştur? Diğer bir deyişle başarıya ulaşmış mıdır? Cevap çok basit, “HAYIR!”..
21. yüzyılı yaşadığımız şu süreçte insanların refahı, kalkınmışlık göstergelerinin üst düzeyleri göstermesi, sağlıklı bir neslin devam edebilmesi, sanayi çağında yenilenebilir ve yenilenemeyen enerjinin sağlanması dünya ülkelerinin doğal kaynaklarla bitişik çevreyi rasyonel kullanamamasından ileri gelmektedir.
İnsan ile çevre arasındaki denge sağlanmasını talep eden göstergeler varolan günümüz koşullarında artış göstermektedir ve buna itinaden; çevre ve kalkınma, çevre ve ticaret, çevre ve hukuk, çevre ve politika konuları dünya listelerinde ilk sıralamaya girmiştir.
Tüm bu gelişmeler sağlam bir ekolojik tabana yayılmadığı sürece, “yasaklar çiğnenmek içindir” çevreye savrulan en kaba sözün geçerliliğini devam ettirecektir..

Kanatlanıp Yüzmeyi Öğrenemeyenlere

kumsacli | 13 October 2008 13:39

Elle, dünyanın en güzel kadınlarını çerçeveleyen, çekilen tüm fotoğrafların inanılmaz ipeksi kafiyesini yansıtan, modu aşan trendlerin takip edilip görmeye değer kılacak hale getiren, kapak kızını bir düşes kostümünde en iyi sunumunun yapılmasını sağlayan ve magazinlerin köşe kapmaca oynadığı “kadını ve kadın öğelerini barındıran” küresel piyasanın vazgeçilmez dergisidir. Ve durmadan kendini yenileyen konularıyla kadın hatlarını çevreleyen moda, sağlık, sanat, söyleşi, resim, cinsellik gibi konu içeriklerini donanımlı hale getirmedeki başarısı yadsınamaz bir gerçektir.
Böylesine dev harflerle ismini diğer dergilere nazaran üst raflara yazdıran, milyonlarca satan bu dergi yanında, sınırları zorlayıcı ve alışagelmiş farklı bir editörü de içindekilere almıştı: Jean-Dominique Bauby.

Anahtar sözcükleri: Başarılı, karizmatik, inancı zayıf ve tutkulu. Hayatında parasız pulsuz, aşksız sevgisiz, aç susuz kalmadığı tek an olmamıştı. Yaşamındaki her şey kuzey- güney enlemleriyle kuşanmış mükemmel bir hayattı kendisine sunulan. Dünya güzeli bir kadınla evliydi. İki kızı ve bir erkek çocuğu vardı. Elle dergisinde baş editör olarak tüm işlerin başında kendisi geliyordu ve öyle bir an geldi ki başa çıkamayacağı özel bir fotoğraf çekimi gerçekleştirildi. Eşinden ayrılıp o resim stüdyosunda kıyafetleri büyük bir izdiham ve karmaşa içinde sunan mankene aşık oluverdi. Aşıktı hiç olmadığı kadar belki ayran gönüllüydü belki kalbini kolay kaptırabilendi ama bu sefer yarım yamalak kalan bir şıpsevdiliği yaşadığı korkunç kaza ile son buldu. Oğlunu okuldan alıp evine götürürken birden arabada beklenmedik bir şey başına geldiğini fark etti. 1995 yılının 8 Aralık günü beyin kanaması geçirdi ve sol gözü dışında bedeninin hiçbir yerini kullanamıyordu. Felaketin ardından ona kalan tek şey beyni ve işitme duyusuydu. Sadece 43 yaşındaydı. Tıpta, ‘locked-in syndrome’ adı verilen hastalığa yakalanmıştı. Hareket edememekte, yardım almaksızın konuşamamakta, yemek yiyememekte, hatta nefes alamamaktaydı.