bildirgec.org

deborahhh

6 yıl önce üye olmuş, 31 yazı yazmış. 325 yorum yazmış.

Beni Bir Daha Böyle Şaşırtma!

deborahhh | 28 April 2007 03:06

İlk tanıştığımızda provanın ikinci günüydü. Oyunda bu rolü benden başka isteyen olmamıştı, işin kolayına kaçtığımı düşünen yönetmen bozuntusu bana daha ağır bir rol verme peşindeydi. Sanki asıl düşüncesini anlamayacakmışım gibi. Birlikte olmak istediği kızın en yakın arkadaşıydım. Etle tırnak, Oya’yla Bora gibiydik. Eğer bana oyunda büyük bir rol verirse hemen her gün provalara gelmek zorunda olacaktım. Tabii benimle birlikte yakın arkadaşım da gelecekti. Böylece ynetmen olası dedikoduların önüne geçerek sevgili adayını her gün görme şansını elde edecekti. İstediği de oldu. Başrolü bana verdi. Ben her gün en yakın arkadaşımı da alıp provalara gittim. En yakın arkadaşımın da ikinci perdede 5-6 dakikalık bir rolü vardı. Oysa benim aklım Agop’un aldığı roldeydi. Oyun bir otel lobisinde geçiyordu. Ben baş müşteriydim. Agop’sa otele bir kaç dakika yanlışlıkla yolu düşen turistti. Dil bilmiyordu, yön bilmiyordu. Yalnız üç beş kere “bravooo!” diye bağıracak ve bu işkenceden kurtulacaktı.

Karakter Analizi

deborahhh | 06 March 2007 16:46

Geçenlerde televizyonda oldukça yaş almış bir kadının “ben insan sarrafıyım” dediğine tanık oldum. Haliyle insan bu cümleden sonra bir müddet düşünüyor. Ben de “insan sarrafı mıyım?” diye. Ya da illaki “insan sarrafı olmak” için yaşlanmak mı gerekiyor?

Hafif sayfalarında benzeri konuları daha önce de çok işlediğimizi biliyorum. Ancak benim merak ettğim bilmediğimiz yöntemlerin olup olmadığı. Örneğin Asymptot üstadımızın yazısında kokuları algılamanın da bir çeşit karakter analizi olduğunu, burada renklere göre karakterin belirlenebileceği, beden dili nin de yine bu amaca hizmet ettiğini biliyoruz. Örneğin yüze göre karakter analizi testi yaptığını iddia eden bazı kaynaklar da var.

Sıkılıyorum

deborahhh | 01 February 2007 15:48

Bu aralar canım çok fazla sıkılıyor. Kendimi oyalamak için çok şey yaptım ama olmuyor. Önce klişe yöntemlere başvurdum. Televizyonu açtım.Zap yapmaya başladım. Gaffur, Burhan ve Ajdar beni ziyadesiyle güldürdüler. Sonunda sıkıldım. Tartışma programlarına baktım biraz. Hrant Dink’e sövüp sayanlar, Orhan Pamuk’a laf atanlar midemi bulandırdı. Daha gayri ciddi bir tartışmaya takıldım bir süre. Birileri çocuk yetiştirmekten bahsediyor. Herkez “topluma yararlı birey” lerin nasıl yetiştirilebileceğini çok iyi biliyor. “Demek ki bu doğuştan bilinen bir şeymiş” deyip kanalı değiştiriyorum. Bir başka tartışma daha. Bekaretten bahsediyorlar. Basmakalıp iki cümleyle program yapmaya çalışıyorlar. Zaten konunun temeli bir dizideki tekliften kaynaklanıyor. Dizi? Evet biraz dizilere takılabilirdim. Ama ne oluyor anlamıyorum. Anneannemlerde olmadığıma göre bu kanalların hepsi Antep’in yerel kanlları olamaz değil mi? O halde neden hepsi ya Antep’li gibi konuşmaya, ya da Antep yemekleri yapmaya çalışıyor. Antep yeni mi keşfedildi? Altı bin yıldır yok muydu bu şehir? Sıkılıyorum yine. Zap yapmanın bu gün beni eğlendiremeyeceği kesin.
Belki biraz kitap okumalıyım. Kitaplığı karıştırıyorum. Okumadıklarımın arkalarını, önsözlerini kurcalıyorum. Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli” Zebercet’in gündüz düşleri de sıkıntımı alamıyor. Sayfalar sayfalar akıyor ama içimde hala o sıkıntı.
Biraz internette gezinmek işe yarar umuduyla açıyorum bilgisayarı. Bir hanım ve bir bey seksen sonrası kuşağın ne kadar andaval olduklarını birbirlerine anlatıp “haklısın mirim, bunlar adam olmaz”, “ay ne demek asıl sen haklısın bunlar o cumhur-u reisin defoluları, ne beklenir ki?” diyor. Yine sıkılıyorum.
Azıcık gündemi okumak istediğimdeyse her sitede kimin Ermeni, Kimin Kürt olduğu, satadyumlarda kimin kime koltuk fırlattığı yazılıyor. Okuyorum. Sıkılıyorum.
Kendime gündelik bir meşgale arıyorum. İşte bir parça kumaş .. Bunun orasını burasını kesip bir şeyler dikebilirim deyip başlıyorum. Dikiş makinası bozuluyor. Canım sıkılıyor.
Belki biraz ders çalışsam sıkıntımı alır. Ders çalışmak hep sıkıntı verecek değil ya. Açıyorum kitabı. Onlarca soru çözüyorum. Sıkılıp soruları başka yollardan birer kere daha çözüyorum. Bu da sıkıntımı almıyor.
“Evdekilerin keyfi iyi mi acaba?” düşüncesiyle ufaktan yanlarına sokuluyorum. Annem yine kredi kartlarından ya da iş yerinde ki müdürüyle çekişmelerinden bahsediyor. Ona hissettirmeden yanında ayrılıyorum. Çünkü sıkılıyorum.
Kardeşimin yanına uğruyorum. Benim bir kaç saat önce boş bıraktığım bilgisayar masasının karşısında kahkahalrla gülüyor. Umutlanıyorum. Uzaktan ekrana bir göz atıyorum. MSN ‘de sevgilisiyle konuşuyor. Beni de dahil edecek değiller ya. Ben de odadan çıkıyorum.
Özlediğimi farkedip sevgilimi arıyorum. “Onkoloji bugün yoğun, gece seni ararım” diyor. Geriden ağlama sesleri duyuluyor. Sinirlerim bozuluyor. Kapatıyorum telefonu.
Giyinip dışarı çıkmaya karar veriyorum. Köşedeki bakkaldan bir paket sigara alıp eve dönüyorum. Daha asansöre bindiğim anda skılmaya başlıyorum çünkü.
Eve dönüyorum, yeniden bilgisayarın karşısına geçiyorum. Serbest köşenin serbestisine bir şeyler yazıp yazıp vazgeçiyorum.
Malesef bana özgü değil bu duygu. Bir çok kişinin sıkıldığını, gerildiğini biliyorum. Yapılabilecek öneriler istemiyorum. Sadece biraz huzur istiyorum. Hani güzellik yarışmalarında taç giyen kızlar kadar rahat dileklerimi sunmak istiyorum. “Dünya barışı sağlansın, açlık sona ersin, küresel ısınma önlensin……..”
Bunların hepsi klişe dilekler olarak kalacak ve ben daha günlerce aylarca sıkılmaya devam edeceğim galiba….Öğrendiklerim hiç bir işe yaramıyor………

2. Bölüm (uzun sıkıcı bir hikaye)

deborahhh | 17 October 2006 04:30

Şık bir restoran. Köşeli koltuk, masa grupları vardır hani. Cama bakan tarafından böyle bir masaya oturdular. Kare bir masanın birbirine komşu iki kenarını kullandılar. Biri bir kenara, diğeri diğer kenara. Resmi bir görüşme için karşılıklı oturmanın daha akıllıca ya da gerekli olduğunu düşünürdü oysa ki. Çünkü o zaman karşındaki insanın gözlerinin içine daha keskin bakışlar fırlatabilir ve gerçeği söyleyip söylemediğini anlamaya çalışabilirdin. Ama Mesut Bey’in böyle düşünmediği açıktı. “Kusuruma bakmazsanız ayaklarımı biraz uzatacağım” dedi. Gülümsemek suretiyle laf olsun diye alınmış bu izne “olur” dedi.
Hemen şık ve kibar bir garson tepelerine dikildi. Menülerini verdi ve iki adım geri atarak beklemeye koyuldu. Mesut Bey’in kendinden beklenmeyecek derecede kibar önerisiyle mantı, kola ve çay siparişleri verildi. Garson mutfağa yönlendirildi.
Sohbete nereden başlaması gerektiğini bilemiyordu. Sonra birden “ben davet edilenim, neden geriliyorum ki? O düşünsün ne konuşması gerektiğini” diye geçirdi içinden.
Sağ kolunu koltuğa uzatmış, sol kolunu ise diğer bacağının üzerine attığı dizini kaşımak için kullanan Mesut Bey daralıp bunalmadan hayatını anlatmaya, insan sarrafı olduğunu kanıtlamaya çalışmaya, paraya para demediğini anlatmaya başladığındaysa Seda konu aramakta zorlanmayacaklarını çoktan anlamıştı. İşte klasik bir zengin maganda karşısındaydı.
Cebindeki üç liraya rağmen lüks bir restorandaydı. Karnı gerçekten açtı. “En azından yemeğimi yerim. Bu dallamanın hikayeleri de dinleme zorunluluğu bitince, yani eve gidince komik hikayeler olarak kalır, daha ne olsun? ” diyordu kendi kendine.
Bir süre sonra adamın herhangi bir dinleyiciye bile ihtiyacı olmadığını anladı. O sadece kendini anlatmaktan hoşlananlardandı. Tek sorun kendini anlatırken “para” dan da kendisiymiş gibi bahsetmesiydi. Mesut Bey’in birazdan gözlerinin dolar işaretiyle parladı parlayacak bir hali vardı. Eğer bu halüsünasyon değilse bile bunca hikayeden sonra şaşılası bir durum sayılmazdı artık.
Birden aklı yıllar evveline gitti. Halk arasında “Kız yurdu” adıyla bilinen manastır- genelev sentezi o garip yer. Aslında genelevden ziyade orada çalışması münasip görüleceklerin hazırlık amaçlı takıldıkları mekan demek daha doğru olurdu.
Bir hafta öncesine kadar iki çift çorap, iki kat çamaşır, bir kot pantolon ve bir kazaktan başka mülkiyeti olmayan kızların sadece günlerle telafuz edilebilecek zaman dilimlerinde kapıya 4×4 lerle bırakılır oluşları….. Zaman su gibi akıyordu. Artık bu tür sınıf (!) atlamalara ağzı bir karış açık, şaşkınlıkla bakacak yaşlarda değildi. Biliyordu tüm bu sürecin neleri kapsadığını.
Ya karşısında şu anda oturan bir ayıdan edinecekti sevgili niyetine, ya bir cemaat evine girip inançlı görünen fahişelerden olacaktı, ya da en yakınındaki zavallı taşralının üç kuruşu dahil hırsız olacaktı….. Seçenekler çoğaltılabilirdi elbet. Ama sıralayıpda can sıkmaya daha ne gerek var?
“Galiba onlardan biri gibi görünüyorum şu anda.” Birden bire kendinden tiksindi. Bu aptalca görüntüye daha ne kadar katlanabilirdi ki? Hem sanki herkes kafasından geçenleri aynen düşünüyormuş gibiydi. Örneğin şu garson. “Bana imalı imalı gülümsemiyor mu? Ohh adamda para var tabii kızlar da etrafında diye düşünüyordur. Eminim. Ben de garsonluk yaptım. Bilirim. Mutfağa gidince hemen göze batan müşteriler hakkında hikayeler yazılır. Yaftalar yapıştırılır. Üzerine de sos olarak kocaman kocaman kahkahalar patlatılır patron görmeden. Ben biliyorum şu anda mutfakta nelerin konuşulduğunu. Bakma bana öyle. Bir çay daha ister misiniz diye sorarken bile içten içe ne dediğini biliyorum. İstersin tabii. Adam zengin. Sen zaten adisyona bakmayacaksın diyorsun. Al bir çay daha. Ama karşında oturan ayıya söyle bahşişi az bırakmasın……….”
“Ne dersiniz?”
Mesut Bey’in bu sorusuyla kendine geldi. Ama ne diyebilirdi ki? Adam ne sormuştu ki ne diyecekti?
“Aslında….” diye gevelemeye başlamışken telefonu ilk kez doğru yerde çalmaya başladı. “ahh pardon!”
“Rica ederim”
“Efendim? Ah canım ben bir saate gelirim. Nasıl? Kapıda mısın? Ha tamam dışardaysan sorun yok. Ne zaman biter işin? Oldu canım ben bir saate kadar evde olurum. Sen dert etme. Öpüyorum” Telefonu kaptıp çantasına koydu.
Kurtarıcı soruyu sorabilirdi artık. “Ahh kafam dağıldı. Nerede kalmıştık?”
“İş için diyorum. Ne dersiniz?”
İçten içe nasıl geri çevireceğini düşünmeye başladı. Bu adamla çalışılır mıydı? Adam yarın öbür gün bir ev kiralar, sana yük olmasın burada yaşa derdi. Sonra hediyeler başlar, ardından da metres hayatına hoşgeldin denirdi herhalde.
“Nişanlıma danışmalıyım. Biraz hassastır. Yalnız başıma karar vermem doğru olmaz. Beni anlıyorsunuz değil mi?”
Pat diye çıkıverdi ağzından laflar. Artık yalan söylemek konusunda ne kadar ustalaştığına kendi de şaşırıyordu. Acaba yirmi yedi yıllık hayatında daha önce “nişanlım” demiş miydi?
Mesut Bey” Elbette, en doğal hakkınız, siz biraz düşünün. Kalkalım mı?” dedi. Evet artık bir iş alamayacağını Seda da biliyordu. Çünkü “nişanlım” demişti. Çünkü “kararlarımı başkalarına bağımlı olarak veriyorum” mesajını vermişti. Çünkü “Bana asılma artık, zenginsin ama yetmez” demişti.
Aradan günler geçti. Mesut Bey yediği yemekten keyif almamış olacak ki bir daha aramadı.
Seda gazete ilanından kendine asgari ücretle bir iş buldu. Şık bir restoranda garsonluğa başladı. Bir gün bir müşteri geldi. Tanıdık bir sima yanında hoş bir hanımla.
“Hoş geldiniz. Ne alırsınız?”
“Bize iki mantı lütfen, birer de çay alabilir miyiz?”
“Elbette”
Zengin görünümlü, bu magandayı Seda tanımıştı. Mutfağa gittiğinde dedikodusunu yaptılar. Garsonlardan biri ” Bu krolar nereden bulur bu parayı yahuu?” diye sordu. Seda “İnan bu adamın bu kadar parayı nereden bulduğunu ben de anlamadım. Arjantin’deki bir restoranda daha iki hafta önce garsonluk yapıyordu…….”