bildirgec.org

kültür hakkında tüm yazılar

Geronimo

Dostx | 25 April 2002 09:25

“Cocukken annem bana halkimizin efsanelerini öğretti.Günesin ,gögün ,ayin,yildizlarin bulutlarin,firtinalarin hikayelerini ögretti .Banabüyük ruhun önündediz çöküp duat etmey i ondan saglik,akil,sefkat dilemeyi ögretti.Biz baska insanlara asla beddua etmeyiz.Eger biri ile görülecek hesabimiz varsa,onu Büyük Ruh’ a havale etmeden kendimiz görürüz.Bize Büyük Ruh’un insanlar arasindaki ufak tefek çekismelere aldiris etmeyecegi ögretildi.” Geromino (Goyathlay) 1829-1909 Bugun içimden eski cdlerimden birini dinlemek geldi, birde baktım geçen sene yaptırıp kenara koydugum Amerikan yerlilerine ait cd. Müzigin yalın hali, tınılarda yapmacıklık yok… uçuyorum…

engıland

futur | 12 April 2002 22:16

yaw bi dakka bakın, benim aklımı kurcalayan bi ülke var son zamanlarda..adı ingiltere bakın bu ülke beni içten içe rahatsız etmeye başladığı ilk zamanlarda sorduğum soru şuydu -ingiltere ne üretir? ne üretir biliyormusunuz bir hiç, koca bir hiç… Bana kuzey denizindeki petrol platformlarından bahsetmeyin skın ha.. ya da bir avuç maden kömüründen veya rolls royce (bilmiyom nasıl yazıldığını)dan bahsetmeyin. son zamanlarda rover marka bir arabayla biraz göze girdiler… düşündüm benim ingiliz malı olan neyim var diye. aradım ve dedemden kalma pikabımdan başka bir şey yok. daha başka bir açıdan bakınca bir şey daha farkettim. İngilizlerin usülleri ile yapılan bir sürü mal vardı (earl grey tea mesela) ama bu mallar asla ingilterede yetişmiyordu (halılar, dokumalar vs. de böyle). 80 milyon nüfus küçük bir ada ve Türkiye’nin onlarca katı büyüklükte koloniler, sömürgeler vs.ler… Dünyanın korkunç devi ABD’yi düşündüm. Evet o bir dev. O yönetiyor, hem de acımasızca. Ama bize ve dünyaya bir ekstra olarak bakıyor. Yani kendine yetebilecek üretim süreçlerine, madenlere ve iş gücüne sahip. Ona bu yüzden hem coğrafi, hem yeraltı zenginliği hem de insani gücü açısından İngiltereden fazla kızamıyorum. İngiltere; O dünyanın yegane kraliyeti ve kralını seven insanlar memleketi. Üretmeyen tüm Avrupaya sanki onlardan kat kat üstünmüş gibi yavşak politik tavırlarla üstten bakan soğuk yüzlü, kibirli insanlar memleketi. Seni sevmiyorum ingiltere. O kibirini, üretimsizliğini, koloni olan her yerde uyguladığın soldan kapanan pasoları, soldan işleyen trafiği (bir ülke koloni olmaktan kurtulsa bile asla verilmiş olan ingiliz alışkanlıklaırndan kurtulamaz ve bu da kültürel koloniciliğin en büyük ve en ingiliz olan yanıdır.) Bu yazı çok bilimsel olmasa da bir nefreti yani duygusal bir durumu dile getiriyor. Oh be rahatladım..

Kafka bir Drakula mıdır?

rehin | 05 April 2002 19:26

Vladimir Nabokov Edebiyat Dersleri isimli kitabında Kafka için “çağımız Alman yazarlarının en büyüğüdür. Onun yanında Rilke gibi şairlerle Thomas Mann gibi yazarlar cüce ya da alçıdan aziz heykelleri gibi kalırlar” der. Prag’daki Alman üniversitelerinde hukuk okuyan ve 1908?den sonra bir sigorta şirketinde küçük bir aylıkla, sıradan bir kâtip olarak çalışan, sağlığında Dava ve Şato?yu göremeyen, Değişim?i zar zor yayımlayabilen, 1917?de kan tüküren ve yaşamının geri kalan kısmını ?yedi yıl? Orta Avrupa?nın sanatoryumlarında, dinlenme dönemleriyle geçiren bu adam için övgü, hak edilmiş bir iltifattır. Nabokov çalışmasında Kafka?nın böceğinin kazısını yaparken ve çok derinlikli, yer yer yapısalcı (biçimci), yer yer psikanalitik çözümlemelerde bulunurken, metne girmeden önce Kafka?ya yönelik iki görüş açısını tartışma dışı bırakmıştır. Max Brod?un Kafka?nın yazdıkları yorumlanırken uygulanabilecek olan tek kategorinin edebiyat değil ?azizlik? olduğu görüşünü tamamen konu dışı sayar. Kafka her şeyden önce bir sanatçıdır ve her sanatçının bir anlamda ?aziz? olduğu öne sürülebilirse de, Nabokov Kafka?nın dehasında ?örtük dinsel? anlamlar aranabileceğini sanmaz. Konu dışı bırakmak istediği öteki yaklaşım da Freudçu görüş açısıdır. Kafka?nın ?Donmuş Deniz? (1948) yazarı Neider gibi Freudçu yorumcuları, Değişim?in, Kafka?nın babasıyla olan karmaşık ilişkisiyle ve yaşam boyu süren suçluluk duygusuyla temellendirilebileceğini söylemekle yetiniyorlar. Dahası bunlar mitolojik simgecilikte çocukların haşarat ile simgelendiğini ?Nabokov bundan da kuşkuludur? öne sürerek, işi Kafka?nın böcek simgesini Freudçu çıkış noktalarına uygun olarak oğulu temsil etmekte kullandığını söylemeye vardırıyorlar. Buna göre böcek, Kafka?nın, babasının varlığı karşısında kapıldığı değersizlik duygusunu tam anlamıyla özetlemektedir. Nabokov Edebiyat Dersleri?nde haşaratla yani böcekle ilgileneceğini, Değişim?i Freudçu çözümlemelere çeken şarlatanlarla ilgilenmeyeceğini dile getirir ve bu ?saçmalığı? reddeder. Nabokov Kafka?nın kendisinin de Freudçu görüşleri kıyasıya eleştirdiğini, psikanalizi düzeltilmesi imkânsız bir hata olarak nitelendirdiğini ve Freudçu kuramları ayrıntılara, daha da önemlisi meselenin özüne hakkını vermeyen çok yaklaşık, çok kabaca çizilmiş taslaklar olarak gördüğünü dile getirir. Bir açımlama yapalım; ?modern edebiyat ile postmodern edebiyat arasında en önemli ayrım nedir?? diye sorulacak olursa edebiyat eleştirmenlerinden ve teorisyenlerinden hemen ?metin içindeki belirsizlik? ya da ?anlatıcı ?ben?in kendini metnin her tarafına dağıtması? ilkesi üzerinde duran cevaplar gelir. Modern edebiyatta, hele de avangart edebiyatta anlatı biraz daha parçalanmış, ?ben?in belleği biraz daha karışmış ve bilinçdışı Joyce?un da Ulysses?iyle birlikte bir devrim halini almıştı. Postmodern yapıtlarda görülenler, öznenin parçalanması, anlatının bulmacamsı bir hal alması, yazarın ve anlatıcı ?ben?in okuyucuyla dalga geçmesi, onunla bir kukla gibi oynaması, metinlerdeki fluluk ?hele de bu ilke? düşünüldüğünde, Kafka?nın yapıtlarının modern devreye mi postmodern devreye mi konulacağı bir sorun haline gelir. Heiner Müller?in metinlerinde karşımıza çıkan o belirsiz anlatımlar bizleri onun postmodern olduğu görüşüne getiriyor da, Kafka?nın metinlerinin her tarafına sinen, sisler iklimi halini alan ve okuyucuyu boğan o kasvet, ağırlık, yavaşlık, belirsizlik bizleri neden bu yapıtların postmodern metinler olduğu görüşüne götürmüyor? Kafka modern-avangart-postmodern edebiyat tartışmaları çerçevesinde üzerinde en fazla kafa yorulan, en fazla okunan ve hakkında en fazla kitap yazılan yazarlardandır. Arkadaş çevresinden, Max Brod?dan başlayınız, Klaus Wagenbach?tan Canetti?ye, Wilhelm Emmrich?ten Ernst Fischer?e kadar Almanlar, Roger Garaudy?den Deleuze, Guattari ve Bataille?a kadar tüm entelektüeller çalışmalarını Kafka metinleri ve çözümlemeleri ile süslemişlerdir. O vakit insanın aklına şöyle bir soru geliyor: Kafka neden bu kadar önemlidir? Kafka?yı, o ?zayıf Yahudiyi? diğer filozoflardan, şairlerden, romancılardan farklı kılan nedir? Bu kavşakta Gilles Deleuze ve Felix Guattari?nin Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin kitabı bizlere yardım edecek mi? Deleuze ve Guattari, Türk okuyucuları için pek o kadar yabancı ve bilinmedik filozoflar değillerdir. Türkçeye bugüne dek daha ziyade felsefî metinleri çevrilen Guattari ve Deleuze?ün edebiyatı içeren bu tarz marjinal çalışmaları ilk olarak yayımlandı dilimizde. Işık Ergüden ve Özgür Uçkan bu bakımdan çok değerli bir hizmeti de gerçekleştirmiş oldular. Deleuze ve Guattari kolektif çalışmalarına 1974 yılında L?Anti-Oedipe ile başlamış ve zamanında büyük bir etki yaratmışlardı. Bağımsız çalışmalarının yanı sıra ortak ürünler de veren bu ikili Kapitalizm ve Şizofreni projesi çerçevesinde son derece aykırı kitaplar yayımlamıştır. Deleuze ve Guattari?nin Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin isimli kitabı dokuz bölümden oluşur. Bu dokuz bölümde Kafka?nın metinlerinin köklerine inilir. 1. bölüm ?İçerik ve Anlatım?, 2. bölüm ?Fazla Aşırı Bir Oedipus?, 3. bölüm ?Minör Bir Edebiyat İçin?, 4. bölüm ?Anlatının Bileşenleri?, 5. bölüm ?İçkinlik ve Arzu?, 6. bölüm ?Dizilerin Hızla Çoğalması?, 7. bölüm ?Bağlayıcılar?, 8. bölüm ?Bloklar, Diziler, Yoğunluklar?, 9. bölüm ?Düzenleme Nedir?? başlığını taşır. ?Kafka?nın yapıtlarına nasıl girmeli?? sorusunun cevabı olan bu kitapta, bir köksap, bir yuva kazısı yapılır. Kafkamakinenin tüm çarkları ağır ağır okuyuculara sunulur, hayvan-oluşluk üzerinde durulur, Kafkaesk tüm unsurlar ve gövde-beden şekillerine (eğik baş-dik baş, çığlık) dikkat çekilir. Yersizyurtsuzlaşma, şizo-ensest kavramları arasında minör edebiyat kavramı açımlanır. Peki ama nedir bu kavramın tanımı? 3. bölüme kadar yalnızca içeriklerden ve içerik biçimlerinden (eğik baş-dik baş, üçgenler-kaçış çizgiler) bahseden Guattari ve Deleuze, minör edebiyatı ?Varşova?da ya da Prag?daki Yahudi edebiyatı? tanımlamasıyla açıklarlar. Minör edebiyatı, minör bir dilin edebiyatı değil, bir azınlığın majör bir dilde yaptığı edebiyattır. Ama temel özelliği, dilin, yüksek yersizyurtsuzlaşma katsayısından her koşulda etkilenmiş olmasıdır. ?Kafka Prag Yahudilerine yazı yolunu tıkayan ve edebiyatlarını olanaksız kılan çıkmazı bu şekilde tanımlar: Yazmama olanaksızlığı.? Yazmamak olanaksızdır, çünkü ulusal bilinç ister belirsiz olsun, ister baskı altında, zorunlu olarak edebiyattan geçer. Almancadan başka bir dilde yazma olanaksızlığı, Prag Yahudileri için başlangıçtaki Çek yersizyurtsuzluğu ile ortadan kaldırılamaz bir uzaklık duygusu anlamına gelmektedir. Almanca yazma olanaksızlığı ise, ?kitabî? ya da ?yapay? bir dil konuşan baskıcı azınlığın, bizzat Alman nüfusunun yersizyurtsuzlaşması ile ilintilidir. Yahudiler olsa olsa hem bu azınlığın bir parçasıdırlar, hem de tıpkı ?Alman çocuğu beşiğinden çalmış olan Çingeneler? gibi bu azınlıktan dışlanmışlardır. Minör edebiyatın ikinci özelliği, Işık Ergüden ve Özgür Uçkan?ın deyişiyle, ?bu edebiyatlardaki her şeyin siyasal olması?dır. Üçüncü özellik ?her şeyin kolektif bir değer taşıması?dır. Demek ki minör edebiyatın üç özelliği, özetle, dilin yersizyurtsuzlaşması, bireyselin dolaysız-siyasal olana bağlanması ve sözcelemin kolektif düzenlenişidir. Deleuze ile Guattari bu kavramı daha lirik bir şekilde şöyle açımlar: Sanki ?minör?, artık bazı edebiyatları değil, büyük (ya da yerleşik) diye adlandırılan edebiyatın bağrındaki her türlü edebiyatın devrimci koşullarını nitelemektedir. Büyük bir Edebiyat ülkesinde dünyaya gelme bahtsızlığına sahip biri bile kendi dilinde yazmak zorundadır; tıpkı bir Çek Yahudisi?nin Almanca, ya da bir Özbek?in Rusça yazmak zorunda olması gibi… Sığınacak bir yer arayan köpek, yuva yapan bir fare gibi yazmak. Kafkaseverler için yeni ufuklar açacak, eğretilemeleri ve çözümlemeleri ile orijinal fikirler içeren bu kitap, Kafka raflarında eşsiz bir yer dolduracaktır. Başka hiçbir eserde Kafkamakinenin tüm çarklarını, hayvan-oluşluk, eğik-başlılık, çığlık enstantanelerini, böcek-oluşluk, yersizyurtsuzlaşma, şizo-ensest, az/ın/lık edebiyat kavramlarını, Kafka-Drakula bağlantısını, Kafka-örümcek-oluşluğu bu denli derinlemesine çözümlenmiş olarak bulamazsınız. Deleuze ile Guattari klasik Kafka biyografilerinin sıcaklığından yakınan Kafkaseverlere orijinal bir metin ve ilginç bir kazı sunmuştur. Yahu gerçekten de Kafka bir Drakula mıdır? ?

Simetrik Şiir

ganbarli | 04 April 2002 18:58

Aşağıdaki şiirin bir özelliği var, şiir okuduktan sonra birde yukarıdan aşağıya doğru renk tonlamalarına göre okuyun.

Sanma sahim herkesi sen sadıkane yar olur,

Herkesi sen dostmu sandın belki ol ağyar olur,

Sadıkane belki ol cihanda dildar olur,

Yar olur, ağyar olur, dildar olur, serdar olur.

Yavuz Sultan Selim

Arkadaslik Üzerine

boyxx | 30 March 2002 14:04

Bundan epey yıl kadar önce sanırım “that’s what friends are for” diye bir beste dikkatleri “gay”lere ve gay iliskiler bazında aids olanlara cektirmişti. hala favorimlerdendir, ve dinledikçe ne bileyim gözlerim yaşarır. buna benzer bir şarkı da bilirsiniz Backstreet Boys dan “show me the meaning of being lonely” dir. İçeride onun sözlerini orjinal dilinde yayınlıyorum..

Show me the meaning of being lonely So many words for the broken heart It’s hard to see in a crimson love So hard to breathe Walk with me, and maybe Nights of light so soon become Wild and free I could feel the sun Your every wish will be done

Cem Mumcu’yu bilir misiniz?

psiko-hafif | 29 March 2002 10:24

Cem Mumcu diye bir adam var, tanır mısınız? Kendisi psikiyatrist ve aynı zamanda da OkuyanUs Yayınları‘nın sahibi oluyor. Adam yazar olmak isteyen yetenekleri çağırıyormuş, şurada yazıyor. Enteresan öyküleri var. Binbir İnsan Masalları diye bir seri yapıyor. İlk kitap Üçüncü Sayfa Güzeli’nin kapağında Yeşim Salkım resmi vardı. İkincisininki de galiba Elif Şafak. Neyse dünyanın en kötü servis sağlayıcısı Veezy şimdi kültür sanat günleri diye bir şey yapıp bu adamı Dulcinea‘da söyleşiye çağırmışlar. Uzatmayım şuradaki soruyu doğru cevaplayanlar gidebilecekmiş sadece. Bence pişman olmazsınız. Bi de kıyak yapayım: Cevap baştan üçüncü…

dutxe.com

hafifuyku | 24 March 2002 04:55

“Dutxe.Com adı sembolik`tir. Amacı; Laz Dili ve Kültürü`nü korumak ve yaşatmaya çalışmak, aynı amaç`ta olan diğer faliyetlere imkânları çerçevesinde yardım ve destek vermektir. Dutxe.Com: hiçbir kuruluş, dernek, firma,kurum, parti vs. için hizmet vermez.” dutxe.com.

Bu nedu?

Mabits | 06 March 2002 10:17

“Hulya çocukler üşidi da içeri al” ya şu soruyu soran zatı ve nerede ve nezaman söylediğini bilen var mı ???

neşet ertaş’tan sonra birde bob dylan çalınca…

zift | 06 March 2002 10:17

radyoyu karıştırırken neşet ertaş’tan bir türkü geldiki kulağıma of… aşık mahzuni, ilkay akkaya da cabası oldu. bunlar tamam da, hiç çaktırmadan birde fairuz, sting, ve pink floyd duyunca dumur oldum. şarkı aralarında birde site tanıtımı yapıyorlar. frekansı 105.3/istanbul’da, diğer illerde ise? ) hafta içi saat 15-17 arası manyak mı ne:) bunca türkü, şarkı bir arada off offf…