bildirgec.org

Melodi furyası

adoli | 29 Mayıs 2003 10:08

Cep telefonu alacağım ve değiştireceğim zaman özellikle melodi yazabileceğim bir cep telefonu olsun isterdim, gayet güzel devam ediyordu, fakat…

Uyanık cep telefonu firmaları melodi gönderim sektörünü keşfedip, olaydaki dehşet parayı farkedene kadar herşey yolundaydı. Artık cep telefonlarının yeni modellerinde bilinçli bir şekilde melodi yazılacak bölümü kaldırıyorlar. Sadece dışarıdan gönderilebiliyor.

Ne olursa olsun ülkemizde özellikle Nokia 3310-3210 modelleri çok yaygın. Ben 3310 kullanıcısı olarak bugün Sertab Erener’in Everyway That I Can isimli parçasını ararken adını bugün duyduğum bir siteyi keşfettim ve bu siteyi yapanları tebrik ediyorum. Sitede bir tane bile reklam görmedim ve ücretsiz. Site kurucularına teşekkürlerimi sunuyorum ve link’i sizinle paylaşmak istiyorum.

Alışamadım bu millenyum aşklarına

urg | 28 Mayıs 2003 22:51

Bilgisayar labındayım ekrana bakarken gözlerim dolup dolup yutkunuyorum zoraki.Tanıdık biri görmesin şu halimi diye saçlarımı önüme doğru getiriyorumki biraz olsun yüzümü kamufle etmeye çalışıyorum.Sanki yutkunmalarım arasında boğulup gideceğim,keşke öyle olsa diye de geçmiyor değil aklımdan.Böyle anlarda ilk aklıma gelen şey zaten derin bir uykuya dalmaktır.Şöyle bir aylığına falan hafızamdaki herşey silinse de bir sabah altı gibi kuş cıvıltılarıyla uyansam diye eski bir takıntım geliyor aklıma .Derken korktuğum şey oluyor işte -urg naapıyosun ,nooldu? Kelimeler ağzından çıkmaya başlarken yanaklarımın ıslandığını hissettim.Evet ağlıyordum işte ,söz vermiştim ama kendime eve gidene kadar sabredecektim,hiçbirşey olmamış gibi davranıp gece herkes yatınca çatlayana kadar ağlayacaktım.Kendimi nasıl dışarı attığımı hatırlamıyorum bile ,oturuyoruz merdivenlere dakikalarca nefes bile alamadan ağlıyorum .Sabırla beni bekliyor sonunda anlatsana diyor.Bu eski hikayeyi anlatmaya bile utanıyorum,acılı sevgili ihmal edildiğinin ve de sevilmediğinin farkındadır son bir hamle yapıp sevgilisini terkedecektir,biraz olsun gururunu okşama derdindedir.Ama gözünde yarın onu sadece uzaktan seyredeceği, o kendinden emin hiçbirşey olmamış gibi kahkahalarını duyacağı sahneler canlanmaktadır.Tamin ettiğin şey işte anlatmaya bile değmez diye geçiştiriyorum.Gözü yaşlı sevgili olmak istemiyorum ama ta kendisiyim işte.Hemde tam final haftası olacak şeymi bu şimdi.Hatırlamaya çalışıyorum kimleri terketmiştim ben de böyle ağlatmıştım.Telefona sarılıp arıyorum hemen aşağıdayım gel diye.Bir dakka bile oyalanmadan aşağıya koşup beklemeye başlıyorum…ve yedinci dakkada geliyor işte salınarak.Cümlelerim değişiyor birden başka başka şeyler konuşmaya başlıyorum.Bu sefer onun ayrılmak gibi birşeyler gevelediğini farkediyorum.Allahım olacak şeymi bu şimdi terketmeme bile fırsat vermedi .Gözlerim lanet gözlerim dolmaya başladı.Daha dün sen değilmiydin sahilde kucağıma yatırıp saçlarını okşadığım,bana alacağı gülleri sokaklarda değilde evde kimse görmezken vereceğini söyleyen.Artık duymuyorum bile seni dudakların kıpırdıyor sadece ,gözlerini seyrediyorum böyle bir daha bakamayacağım nede olsa.Bineceğim otobüsü düşünüyorum,şöför bilmeyecek bile taşıdığı cenazenin,bir türlü ölemeyen zavallı ruhu.Yine karanlıklara dalan ruhu hızla otobüsten uzaklaşırken cansız bedenini bırkacaktı uğur mumcunun ikinci girişinde.Bir ara kendimi toparlayıp onu hep yaptığım gibi yanağıyla burnunun arasındaki o yumuşacık yerinden öpüyorum,yumruğumu sıkıp karnına hafifçe dokundurup deli diye yürümeye başlıyorum otobüs durağına doğru.Biliyorum arkamdan bakıyor neler geçiyor kafasından bilmiyorum ama benimkilerle aynı değil.İşte otobüste gelmiş zaten,bu cenazeyi unutmayın lütfen.

Saçmalıklar – 16

oky | 28 Mayıs 2003 22:50

sokakta yürürken dükkan camlarında falan kendimi inceliyorum.

acaba dış görünüşüm düşündüğüm gibi mi yoksa farklı mı? ama öyle camlara doğru tamamen dönmüyorum. kafamı otuz ila elli derece arasında değişen oranlarda çeviriyorum sadece. gözlerim, çeperlerine mümkün olduğunca yaslanarak en büyük çabayı sarf ediyor bu işte. genelde orantılara dikka ediyorum. tişörtümün uzunluğu ile pantolonumun bolluğu uyumlu mu, seçmiş olduğum renkler ahenkli mi diye. arabanın camlarında da yapıyorum bunu. bazen bir sefer kesmiyor, sokak boyunca kendimi izliyorum. yansımanın netliği ışığın yoğunluğuna göre değişiyor. mesela bir araba camına bakıyorum, tam olarak görünmüyor, hiç paniklemeden sabrediyorum bir diğerine yürüyene dek. bir de araba markaları değiştikçe camların yere olan eğimleri de değiştiği için, benim de camlara olan uzaklığımı iyi ayarlamam lazım. ne kadar dikse o kadar uzak olmak daha verimli. diklik azaldıkça yakınlaşmam gerek. hangi markaydı hatırlamıyorum ama bir marka var ve o kadar eğimli ki camı, ne zaman ona denk gelsem kendimi bu işe fazla kaptırıp kafamı resmen sokuyorum cama, ancak görebiliyorum kendimi. aynalı cam kadar hiçbiri güzel olmuyor ama. bununla ilgili bir anım bile var. sivilcemi sıkıyordum bir keresinde bu aynalı camla kaplı dükkanın önünde. tabi tam bir ayna niteliğinde değil bu camlar. insanın gözü koyuluğa alışınca içeriyi de seçebiliyor. sivilcemi patlatmaya çok yaklaştığım bir anda, benim de gözlerim alışmıştı. içerde birkaç kişi beni izliyordu kapalı olduğunu sandığım dükkanda. hiç vakit kaybetmeden hızlı adımlarla muhitten uzaklaştım. bu, ince tül perdeli bir evde ışıkları açmaya benziyor. sen dışarıyı göremiyorsun ancak dışarıdan bakan biri adeta canlı yayın izliyor.

DÜŞÜNCE

bu ben miyim | 28 Mayıs 2003 21:00

İnsan doğduğundan beri hayat denen okula başlıyor olsa da, milli eğitim ve YÖK eğitimine de gereksinim duyuyor. Hayatımızın büyük bir parçasını dolduran eğitim kurumları ve evlerinde geçirdiğimiz zamanı ne kadar gerçek yaşıyoruz?

Bu noktadan sonra çok genel konuşmayı tercih etmesem de, sadece birebir yaşadığım eğitim problemimin diğer bireylerdeki etkilerine de değinmeyi uygun buluyorum.

Öğrenmek amacı ile gittiğim her okulda nedense genel olarak bir boşluk hissetmişimdir. Söz konusu boşluk, kelime anlamıyla düşünüldüğünde farklı bir ideali gerçekleştirmesi beklenen, fakat bir türlü kendi anlamıyla birleşemeyen bir eğitim sürecinden doğar.