bildirgec.org

mavilikler

8 yıl önce üye olmuş, 99 yazı yazmış. 872 yorum yazmış.

ŞAKA

mavilikler | 12 January 2010 13:42

Uçak düştü. Yolcular, hostesler, pilot… herkes yerde. Uçağın enkazıyla birlikte… Daha birkaç dakika öncesinde yolcular, koltuklarında hosteslerin zarif tavırlarla ikram ettikleri çörekleri atıştırırken… Bulutlar dokunacak kadar yakın, yer hiç ulaşılamayacak kadar uzak ve gerçekdışıyken… Ve bir haritadaki yer şekilleri halindeyken şehirler… Uçak gökte süzülüyordu. İçindekileri yerden ve ona ait herşeyden çok uzaklara savurarak… Birazdan burnunu aşağı çevirecek ve oraya doğru süzülecek de olsa, içinde geçirilen o iki saatlik dilimde sunduğu özgürlük hissi, yere ayaklarını bastıklarında da yolcularla birlikte varolmaya devam edecekti.

Ama öyle olmadı ve düştü uçak. Hiç beklenmeyen bir anda son buldu yolculuk… Ya da yarım kaldı.

BEKLİYORLAR

mavilikler | 10 January 2010 19:22

Dışarıda birileri var. Bekliyorlar… Ama en küçük bir belirti vermeden, sanki tek dertleri orada durup öylesine çevrelerine bakınmak, kalabalıktan herhangi biri olmanın keyfine varmakmış gibi…

Gerçekten sadece orada bulunuyor olmaktan, sadece bu karmaşık bütünün bir parçası olmaktan mutlu olan birileri de var dışarıda. Kalabalığın ortasında durup, o kalabalıkta kocaman bir yüreğin atışını hisseden birileri… Bütünün dışında olmayan yani… Dışarıda olanlar gibi; içeridekilerle kendisi arasına ‘onlar ve ben’ ayrımı koymayan…

SON BİR KEZ

mavilikler | 08 January 2010 12:07

‘Hiçbirşey değişmeyecek. Hala senin annen ve babanız.’… Hala mı? Nasıl yani?! Zaten annem ve babam değil misiniz siz? ‘Hala’ diye üzerine basmakla, hiç aklımda olmayan şeyleri düşünmeye zorlamış olmuyor musunuz beni? Zaten varsanız, neden varolduğunuzu vurguluyorsunuz ki?!

Hani önceden defalarca seyrettiğimiz izlenimi uyandıran filmler vardır. Evet… Film yenidir. Yapım tarihi çok yakındır. Ama diğer pekçok filmdeki aynı şeyi anlatıyordur. Aslında hiçbirşey anlatmıyordur ya… Zaten onu aynı yapan da bu anlamsızlığıdır.

İşte şu an tıpkı böyle filmlerden birini izler gibiydi. Boşanmak üzere olan ebeveynlerin, çocuğun darmadağın etmek üzere oldukları hayatını, ellerinden geldiğince toparlamaya çalışacaklarını söyledikleri o filmlerden…

‘Hiç dağıtmasanız, olmaz mı?’ deme gibi bir hakkı bulunmadığını da belirtmiş oluyorlardı böylece. Kendi hayatının merkezine O’nu değil kendilerini oturtuyorlardı. ‘Bu bizim hayatımız… Senin özerk bir hayatın olduğunu mu sanmıştın yoksa?!’ diyorlardı yani.

KADININ GÖZLERİ

mavilikler | 06 January 2010 10:44

Çocuklar koşarken… Kuşlarla yarıştırırken cıvıltılarını… Tükenmeyen bir neşeyi çevrelerine saçarken… Ve banklarda oturan kadınlar bir an olsun gözlerini ayımazken üzerlerinden, en küçük bir güçlükte yanlarına koşmaya hazır beklerken… Korurken onları…

Bir kadın gelir birden parka. Peşinden yepyeni birşeyi sürükleyerek… Oradakiler için yeni ama kendisi için çok tanıdık o şeyle dolduruverir bir anda parkı.

Kadın banklardan birine oturmuştur oysa yalnızca.
Kapladığı yer diğer kadınlarınkinden farklı değildir… Ama yine de O görünür en çok. Sanki büyür gitgide… Kocaman olur.

GÖZYAŞLARIMIN TANIĞI

mavilikler | 04 January 2010 13:36

Benim hiç ablam olmadı. Bu yüzden ablası olanları hep kıskandım.
Odama çekilip çaresizce ağlarken, kapımı aralayıp usulca içeri süzülen, neden ağladığımı soran bir ablam olsaydı…
O zaman gözyaşlarıma tanıklık eden biri olduğunu bilir ve odamdan çıktığımda, o ağlayan ben değilmişim gibi davranmazdım. Gözyaşlarının yerini çaresizliğin verdiği öfke doldurmazdı.
Ablam yanıma oturur ve elimi tutardı. Titreyen, tüm işlevini kaybetmiş elimi… Ona yeniden hayat verir, bir el olduğunu hatırlatırdı. Sonra da bana yapardı aynı şeyi. Sorular sorar, hıçkırıklarımın arasında ağzımdan dökülen bölükpörçük cümleleri dinler ve onlardan anlamlı, eksiksiz bir bütün yaratırdı. Sonra bu bütünü gözlerimin önüne sererdi.
Bense, onun bana gösterdiği şeyle anlattıklarım arasında bir bağlantı kuramazdım önce. Ablamın sevecen yüzüne bakar, bana olan sevgisinden, gerçeği göremediğini düşünürdüm. Ama o, konuşmasını sürdürüp ayrıntılara indikçe, canımı yakan şeyler artık acıtmaz olurdu. Çünkü resmi görmeye başlardım artık… Ve onun içinde de kendimi görürdüm. Ne olduğumu, kim olduğumu hatırlardım yeniden.

IŞIK

mavilikler | 01 January 2010 08:22

Sonunda bir ışık var mı?
Yoksa son hiç sonlanmayacak,
Hiç güneş doğmayacak mı?
Sen ordasın, bilirsin.
Söyle hadi, ışık var mı?
Yoksa gülümseyişin yalan,
Beni çağıran bir tuzak mı?
Tamam, kabul ediyorum.
Eğer yalansa bile…
Eğer ışık yok ise…
Ben yine de geliyorum.
Beni ışığa çağıran
Zaten o gülüşün değil mi?
Işık olsa da bir olmasa da…
Gülüşün aydınlatır beni.

GÖZLERİN

mavilikler | 30 December 2009 09:38

Sorun senin gözlerin…
Ne olduğunu çözemediğim derinliklerinde
Kendimi göremediğim.
Oysa tek isteğim…
Gözlerine bakmak yalnızca.
Ama kaybolmak değil orada…
Kaybolmuşluktan kurtulmak.

BİR YABANCI GİBİ

mavilikler | 28 December 2009 10:32

Bu bir çeşit ölümdü. Belki ölümden de acı bir dönüşüm… Öyle bir dönüşüm ki, dönüşen şeyin, değişik bir şekilde de olsa varlığını sürdürüyor olmasındansa, gerçek bir ölümle sonsuza dek yok olması çok daha az acı verici görünüyor.
Çünkü o şey, var oldukça, dönüşümden öncesiyle sonrasını sürekli bir çatışma haline sokuyor; en küçük bir hareket ya da sözü önceden hissedilen duyguların artık hissedilmediğinin, o duyguları uyandırma gücünü uzun zaman önce yitirdiğimizin güçlü birer göstergesi durumuna getiriyor.
Mesela karşımızdaki yakışıklı bey bize ‘Ahmet bugün büroya uğradı. Uzun zamandır görüşmemiştik.’ diyor. Bizse artık eskisi kadar cazip olmadığımızı düşünüyor ve ‘Bir ömür boyu gözlerine bakabilirim.’ dediği o günleri özlüyoruz.
‘Öyle mi? Şey… Nasılmış?’ türünden de olsa birşeyler geveleyebilecek gücü bile bulamadığımızdan karşımızdaki bey, ne zamandır özlemini çektiğimiz bir ilgiyle gözlerimize bakıyor ve: ‘Neyin var senin?!’ diye soruyor.
Evet… Neyim var ki benim?! Bir hastalığım yok… Aç kalmıyorum… Yakışıklı ve sorumluluk sahibi bir kocam var… Haftada bir gündelikçi kadın geliyor… İstediğim kadar harcama yapabiliyorum…
‘Beni endişelendiriyorsun!’
Gözlerinde ilginin yanısıra birşey daha vardı. Ne olduğunu tam çözememiştim… Ama onu daha fazla bekletemezdim. Çözme işini sonraya bırakarak: ‘Yok birşey!’ dedim. ‘Sadece…’

KAÇIŞ

mavilikler | 26 December 2009 13:17

Kadın yürüyor. Dalgın mı dalgın… Sanki birsüreliğine yitirmiş belleğini. Herşeyin anlamını unutmuş. Bilinmezlerle dolu bir dünyanın ortasında yapayalnız… Yürüyor durmaksızın.Önüne rastlayan banka bırakıyor kendini. Hafızasına yeniden kavuşmak istercesine bakınıyor çevresine. Korktuğu kadar yabancı gelmiyor neyse ki gördükleri. Her gün içinden geçtiği park, evinin balkonuymuşçasına tanıdık… O zaman anlıyor işte, hissettiği yabancılığın çevresinden kaynaklanmadığını. Hayır, hayır… Mesele yabancılık da değil. Tanıdık olan yüzlerce şey arasındaki belli birşeyden ‘kaçış’…’Neden kaçıyorum ben?’ diyor, bu sefer gerçekten yabancı birşeyle karşıkarşıyaymışçasına. Soruyu sorduğu parçası, gerçekten de yabancı.. ‘Ne zaman tanıdık oldu ki zaten?!’ diye geçiriyor içinden. ‘Her zaman bir yabancıyla içiçe değil miyim ben?’Şimdi de bu yüzden bu kadar yorgun… Yığılırcasına bırakmış kendini bankın kucağına. Kendinden çok bir tahta yığınına emanet etmiş bedenini. Çünkü ne zaman varlığını duysa içindeki yabancının, kaçmak zorunda…

Ne zaman başladığını bilemediği bir sohbetin ortasında buluveriyor kendini bir süre sonra. Kız hangi ara yaklaştı yanına, bankın köşesine ilişti, hatırlamıyor. Öylesine söylenen biriki söz… Bir bankı paylaşıyor olmanın zorunlu kıldığı iletişime bir parça sıcaklık katma çabası…