bildirgec.org

kopanisti

8 yıl önce üye olmuş, 230 yazı yazmış. 15396 yorum yazmış.

Denizin dibi

kopanisti | 28 August 2007 11:51

Mayna demir, bas ırgatın düğmesine, çıpa çıksın yuvasından, o çıpa çarpsın suya zinciriyle, o sular fırlasın yıkasın teknenin ahşabını, sonra o çıpa ulaşsın dibe, sonra o çıpa uzansın dipte kumlara, sonra sarılsın beğendiği bir kayaya.

Soyunalım sonra, dökünelim de hatta, atlayalım denize, sonra yüzelim içinde, sonra dalalım içine, sonra inelim derinine. Bakalım etrafta neler var. Deniz bu. Üstü başka alem, altı başka, içi başka, dibi ise bambaşka.

Rengarenk bir dünyanın içindeyiz, denizin içindeyiz, tıpkı kadının içindeymiş gibi.

Sarsın o deniz sarsın seni, kollarına alsın seni, yumuşacık ipek gibi dokunuşlar mest etsin seni, sonra kaybol onun içinde, sonra yoklasın heryerini.

Bir deniz kestanesi, ölmüş. Belki bir ahtapota yem olmuş. Kadındır deniz, annedir de hem. Sonra yuva olur o kestaneye, sonra kestane de yuva oolur tırtıllara, ve sonra yeni bir hayat başlar denizin dibinde, annenin kucağında, kadının bedeninde.

Ellemeyin öyle herşeyi. Uzaktan bakın ürkütmeyin onu. Sonra seyredin nefes alış verişini, sonra o alışsın size, sonra desin misafirimiz var, sonra yavaşça uzaklaşın yanından

Sonra yüzün doya doya denizin içinde, seyredin etrafınızda olan biteni, sonra düşünün herşeyi, sonra yine düşünün herşeyi.

Bakın, seyredin, düşünün

Çıkalım mı artık yukarıya, hayır biraz daha kalalım,

Ama havamız bitti, artık çıkalım.

Saksafonya’nın hıyarı

kopanisti | 27 August 2007 13:19

Aşağı Saksafonya’da yaşayanlar bilirler, hoş yaşamayanlar da bilirler ama olsun buranın hıyarı çok meşhurdur. Sebebi de buranın toprakalitesinin üstün yetiştiricilik normlarının üzerinde olmasıdır. Tabi bu da yetmez. Yetiştiriciler yetiştirecekleri hıyar tohumlarını özenle seçip önce bir güzel sikertirler. Sikertme işlemi çok özel makinalar ile el değmeden yapılır, tek tek tohumlar üzerinde özenle uygulanır, uzun ve meşekkatli bir işlemdir ve kimseye söylenmeyen bir formüle sahiptir ki bu formulü bulanlar bugün hayatta değillerdir, toprakları bol osun, Allah gani gani rahmet eylesin. Maliyeti ve süresi göz önüne alındığında pek rantabıl sayılmayabilir ama hıyarlar hele bir büyüyüp te çarşılara, pazarlara, Grossmarketlere, aldilere, şilekerlere, yurt dışına, yurt içine gönderilince bu zahmete değer olduğu görülür. Tohumlar toprağa özenle tek tek ekilir, bol su verilir, vitaminleri eksik edilmez. Tohumları ekmek ilen görevli elemanlar da özenle seçilir, özel okullarda eğitim alırlar, hepsi özenle tohum ekilecek tarlalara dağıtılırlar. Dağıtılmadan önce 80 faktör domaldrajin koruyucu ile her tarafarlarına sürülür ki mazallah başlarına güneş geçmesin, açıkta kalan hassas tarafları mafolmasın. Ancak domaldırajin fısfıslamayı unutanlar da tohum ekmek için eğildiğinde canları çok yanar da bi daha fısfıslamayı asla unutmazlar, iş işten geçer gibidir ama bi kereden de bişey olunmaz. Buraya kadar anlatılanları şöyle bir özetlersek İyi hıyar yetiştirmenin birkaç altın kuralı olduğunu görürüz. Bunları tekrar hatırlamak gerekirse, bir hıyara dönüştürülecek tohum, iki sikertme işlemi, üç ekme-sulama-vitaminleme işlemi. Bu hıyarlar parlak yeşil renkte olup, hemen hepsinin boyları ve enleri aynıdır, tek tek kağıtlara sarılıp, ayrıca kutulara yerleştirilip ihraç edilirler. Onların anlattığımız hıyarlar olduğunu anlamak çok kolaydır sarılı oldukları düz siyah kağıtlardan hemen anlayabilirsiniz onları.

Mari Dudu

kopanisti | 23 August 2007 11:22

Aypot şafılımının kulaklıkları kulağımda, manu çau dinleyip patlıcan ağaçlarının arasından geçerek kulübeme gidiyordum. Yolda ağacın birine yanağını dayamış uzun saçlarını arkadan bağlamış, buğulu gözleriyle bana bakan gencecik bir kız gördüm. Ağlamaklı ve hüzünlü bakışlarla oradan geçmekte olan bana bakıyordu. Papa çango! Bu da nesi? Bu kız bana neden bakıyor acaba deyip yanına yaklaştım. Kız çok güzeldi. Usulca sordum, Bayan neniz var, burada ne yapıyorsunuz. Ahhh Ah! hain İngiliz mürebbiyem Mari Dudu tofıl sınavında 99 puan aldığım için çok sinirlendi, kulak mememden beni bu ağaca çiviledi, 3 gündür buradayım ne bi şey yedim ne içtim, telefonunum da şarjı bitti mamitamı da arayamıyorum, beni merak ediyorlardır, sanırım kabız da oldum dedi. İşi o esnada hemen uyandım. Zero zero punto zero! Kabızlığa iincir iyi gelirdi. Onu bu durumdan kurtarırsam kendime aşık edebilirdim. Rica ederim, ama siz, siz, yoksa siz Tropsolida annenin kızı Solidad mısınız? Ama olamaz ne kadar büyümüş ne kadar güzelleşmişsiniz dedim. Ne o beni tanıyor musunuz? dedi. Durun, durun hele, sizi şimdi hatırladım ingiliz mürebbiyem Mari Dudu’nun çantasını taşıyan Orlando’sunuz siz, üniversite için uzaklara gittiğinizi duymuştum demek döndünüz dedi. O an içimde bir şeyler oldu. Anında Solidad’ı bu durumundan kurtarmalı O’nu rahata kavuşturmalıydım. Bırakalım şimdi bunları dedim. Önce sizi kurtaralım bu durumdan, sonra konuşuruz dedim. Önce kulağını ağaçtan kurtardım, kulak memesinin deliğine arabamın anahtarlığını taktım, çok hoş durdu. Sonra onu çimenlerin üzerine oturttum, arkasına yumuşak yastıklar koyarak rahat etmesini sağladım, ayaklarına ve bacaklarına beybioyil sürüp masaj yaptım, biraz kendine gelir rahatlar gibi oldu. Sen dinlen ben biraz denize gireyim hemen gelirim dedim. Sonra kabızlığına çare olsun için ağaçtan kara incir topladım kendi ellerimle yedirdim, sonra pınarlardan soğuk sular içirdim, kabriole arabama bindirerek evine doru yola koyulduk. Radyo tarifa halk cemahiriyesi kanalında hande Yener’den Romeo çalıyor, Solidad’ın uzun siyah saçları rüzgarda uçuşuyordu. Eve varmak istemiyor bu mesut anların bir ömür boyu sürmesini diliyordum. Yolda dondurmacıda mola verip incirin üstüne bi de karışık dondurma ısmarladım. İyice yumuşasın herşeyini söküp atsın istedim. Az sonra sayılı dakikalar çabuk geçecek ve biz eve varacaktık. Gerçekten de öyle oldu az sonra eve vardık. Buyurun bir kahve içelim dedi. Hayır teşekkür ederim dedim, daha eve uğramadım merak ederler, siz şimdi güzelce uyuyun dinlenin, nasıl olsa buradayım sonra görüşürüz dedim. Sonradan öğrendiğime göre o gece olanları annesine anlatmış ve bir duş alıp yatmış, ama incir, su ve dondurmanın etkisini göstermesiyle ve bundan ötürü solamente, naturalmente cırcır olup sabaha kadar tuvalete taşınmış, kabızlığının geçtiğine de sevinmiş gerçi. Ertesi gün bana ceptem mesaj attı. Ertesi gün annesi kızına verdiği cezadan dolayı Mari Dudu’yu işten kovalamış, beni de yardımlarıma teşekkür baabında beş çayına çağırdılar. Ay papita! Ay mamita! .

Tropsolida

kopanisti | 21 August 2007 11:53

2013 yılının soğuk bir kış gününde Kongo’nun kenar mahallelerinin birinde dünyaya gelmişim. Ailem kıt kanaat geçinen ancak mahallenin karpuz ithal eden tek ailesiymiş. İlk, orta ve lise tahsilimi devlet güzel sanatlar akademiyasında tamamladıktan sonra üniversite sınavlarına hazırlanmaya başladım, Durban’daki özel bir dersaneye kayıt oldum. Yol parasından tasarruf yapabilmek için hergün dersaneye yürüyerek gidip geliyor ve teneffüslerde de kantinde sosisli sandaviç satarak kantinciden bahşiş alıyordum. Tatil günlerinde de boş durmayıp, Tropsolida’nın kızına bakan ingiliz mürebbiyenin çantasını taşıyor, evleri dolaşıp tüpgaz ocaklarını yakıyor bahşiş alıyordum. Boş vakitlerimde kitap okuyor, sinemaya ve tiyatroya gidiyordum. Sınavı kazanıp üniversiteye girdiğimi bahçedeki mango ağacına konan güvercinin gazasında taşıdığı mektubu, kapının yanındaki camızların su içtiği yalağa düşürmesiyle öğrendim. Londra denen uzak ülkedeki Yutah üniversitesi uçak mühendisliği bölümünü kazanmıştım. Fekat buraya gidecek param yoktu, ailem herşeyini satıp beni okutmaya karar vermişlerdi ama ben bunu istemiyor kendim başarmak istiyordum. Sonunda 8 hafta emek vererek soğan zarlarını laser ile yapıştırarak kanatlar yaptım, sirocco’yu beklemeye koyuldum. Tam zamanında gelen sirocco ile havalanıp akdeniz üzerinden aşarak londra JFK havaalanına indim. Etraf çok kalabalıktı, bir tabelada yazan ismimi gördüm. beni mi arıyorsun dedim, nerden bileyim dedi. O zaman beni arıyorsun dedim. beni aldı klimalı bir traktör yola koyulduk, traktörün ses düzeni çok iyiydi, güzel bir balad çalıyordu. Bir süre sonra Mısırçarşısı’ndaki Hüsref Lokantasına geldiğimizi gördüm. Beraberce kuru fasülya pilav yedik, üstüne şerbet içtik. Hava çok sıcaktı, terlemiştim. istersen denize girelim dedi. Olur dedim. Plaj çok kalabalıktı. Burası çok meşhur bir plajmış, etraf ünlü insanlarla doluydu. Bir ara Nik Nolt’u görür gibi oldum ama sonradan kayboldu. Plajdan dönerken, caddenin ortasında rakı masası kurmuş iki kişiyi demlenirken gördüm, çok şaşırdım. Etrafta çalan kornalara aldırmadan rakılarını içiyorlardı, kornalar durmadan çalıyordu adamlar bana mısın demiyordu. Omuzuma birinin vurduğunu beni salladığını hissediyor ama arkama bakamıyordum. Sonra kornalar durdu, bu sefer bi kadın sesi duydum, kalk len artık saat altıbuçuk diyordu.

Dam üstünde saksağan

kopanisti | 09 August 2007 13:53

Söz uçan canlılardan açılınca aklıma hep bu trajikomik hikaye gelir. Aşağıda okuyacaklarınız dünyamızın bir yerinde yaşanmış olduğundan canlı ve mahal isimlerini vermekten özellikle kaçınılmıştır, olayın kahramanları rencide olmasın. Uçan canlıları sadece kanatlılar olarak görürsek büyük bir yanılgıya düşer olayı tam manasıyla yeterli önem ve ehemmiyetiyle anlayamayız ki kavrayamadığımız bu olay başımıza dert olur, aynı hataya biz de düşebiliriz. Aman sakınmak, dikkat vermek gerekir.
Evinin damına gecenin bi vakti konup da saatlerce gakdıgak gukdıguk diye viyaklayıp öterek ev halkını unutmayan saksağan kuşunun, gecenin bi vakti, yeter artık gına geldi bu hayvandan, bu duruma bir çözüm bulması yolunda beyini dürtüp uyandırmak için soluna döndüğü anda beyinin yatakta olmadığını fark edip ne yapsın kazmayı kaptığı gibi çıkarak dam üstündeki saksağanın beline vurup kazmayı yavrum dama çıkmaktan başka hiçbir kusuru bulunmayan hayvanceğizin ruhunu bedeninden ayırdığında, hayvanın biçare gözleri ne yaptın be hanım ne günahım vardı damınıza çıkmaktan başka dercesine bakan masumane bakışlarına takılır da gözleri hiç de pişman olmadan damdan inmeye başladığında beyinin de başka bir dama konduğundan habersiz, belki tuvalette çiş yapıyordur gereksiz adam deyip yatıp uyumakta bulur çareyi, sabah ola hayrola diye düşündüğünden mışıl mışıl dalar uykusuna, sorunu çözmenin verdiği gönül rahatlığı ve iç huzurla.
Tam da bu esnadan iki saat ve oniki dakika kadar önce cep telefonuna gelen bir mesajı değerlendirip, bu kaknem karı uyuyo gine bari keyfime bakayım deyip usulca yataktan çıkarak, uçarcasına başka bir eve konan beyinin, kimin koynunda sabahı edeceği yada edemeyeceğinden habersiz olan evin hanımı, uyuya dursun, beyimiz de konduğu evin yatak odasında kocası iş seyehatine giden bu evin hanımının yanıp tutuşan bahçesine itfaiye hortumuyla dalmıştır bile, ihtirasla kavrulan bedenler olacaklardan habersiz aman sabaha kadar sevişelim bitmesin bu anlar yarın evin adamı gelene kadar yaşam dolu dakikalarımızı zevkle bezeyelim tarzında yatağın içinde bilmem kaçıncı uçuşu gerçekleştirirken aniden büyük bir acıyla bağırır da kadın sanki içinde ince bir sızı da hisseder aynı esnada. Nedir bu yandım anam, canavar mı var içinde çıkaramıyorum şeyimi ısırdı bırakmıyor diye bağara dursun korkudan kanter içinde iyice birbirine yapışan bedenler öylece kalırlar bir süre böyle alt alta üst üste. Mümkün değil geri çekemiyordur, içerde bir diş tutuyordur sanki de hatta bırakmıyordur, aman nedir bu ne soktun içinde diye inlerken, hanım uzun süre önce doktorunun uyarılarına kulak vermediğini ve yerinden kayan spiralinin sorun yaratabileceği uyarılarına aman nasıl olsa kocam olacak hıyarla aylardır yatmıyorum sonra hallederim diye düşündüğünü hatırlar ve bahis konusu olayı usulca anlatır üzerindeki genç sevgilisine, acaba bu olabilir mi diye. Neeee eyvah bittik biz ne yapacağız şindi, mahvolduk, demelerini panik yapmayan evin tecrübeli hanımı usulca doktorunu arayıp duruma el koyması için çevirir numarayı da, o esnada şükür ki hastanede nöbetçi olan ve boş boş oturmaktan sıkıldığından başhemşire ile başhekim odasının makam masasını kullanan doktorun acı acı çalan cep telefonuna küfürle karışık bakıp da masa üzerindeki yaptıkları çalışmaya hastasının sağlığı için mırın kırın ederek ara vermek zorunda kalırak sağ eliyle fermuarınıyukarı çekerken sol eliyle de telefonundaki 3 tuşuna basar, otomatik çevrilen acil ambulansın numarasından karşısına çıkan şöfere, ambulansın hazırlanması için emir verirken başhemşire’de dağılan başhekim masasını toparladıktan sonra beyaz eteğini çekip gömlek düğmelerini de tekrar ilikleyerek çıkar odadan doru ameliyatjhaneyi hazırlamaya gider. 18 dakika sonra bir ambulas ve 2 pratisyen doktor kapıda belirir, nasıl kalksın yataktan birleşik bedenler durumu camın kırılması suretiyle içeri girilip çarşafa sarılarak doru hastaneye getirilir. Ameliyathaneye alınan bedenlerin ameliyatına giren hemşireler ilk defa gördükleri bu duruma yorum yaparak bu yaşıma geldim böyle şey görmedim kıkırdamaları arasında başarılı bir operasyon ile bedenleri birbirinden ayırırlar, suç aleti spirali çöpe atarlar, bedenler aman organlara da zarar gelmeden ufak tefek sıyrıklarla olayı atlatırlar da maazallah bir daha uçmamaya tövbe ederler. Olur da hanım soracak olursa bu sıyrıkları böcek ısırmıştır heralde ne bileyim ben gibilerinden umarsızca cevaplar verileceği önceden tasarlanır da eve sağ salim dönülürken, aldatan kadın evine bırakılır nezaketen, umarsız kadın kıkır kıkır gülmekten neredeyse donuna işeyecektir de adam da sinirinden deliye dönmüştür. Neyse aldatan koca da evine gider, aldatılan kadın hala uyumaktadır yatağında, aman uyusun uyuz da ben de dinleneyim der ve dalar uykuya.
Olan olayda hiç suçu olmayan saksağana olur, belki de evin beyi evde olsaydı, hişt pişt deyip kovalayacaktı hayvenceğzi de, hayvanceğiz de canından olmayacaktı. Ne diyelim eşler birbirini sevsin, saysın, aşkları sevgileri bir ömür boyu sürsün, heyecanları istekleri azalmasın, bi yastıkta kocasınlar da başka alemlere dalarak, sürekli uçuşmasınlar, işi tadında bıraksınlar da mazallah olmadık işler gelmesin başlarına, şeytan kulağına kurşun.