bildirgec.org

doxa

8 yıl önce üye olmuş, 10 yazı yazmış. 48 yorum yazmış.

ÜNZİLE

doxa | 27 September 2008 10:00

Kadın tek başına evinde… Tek başına balkonunda… Tek başına şehirde… Tek başına hayatta… Kadın yalnız kalmış sofrada. Kadın yalnız kalmış şişede. Kadın yalnız kalmış rakı bardağında. Derin bir nefes daha, zehirli ve acılı. Bir sigara daha… Düşünmekte… Yalnız kadın, yalnızlıktan nem tutmuş vücuduna kendi sarılır. Balkonundan şehre, hayata bakar. Kentin o ışıklı, yabancıl yanını görmektedir. Kendini görmektedir, boş sokaklarda, ışığı yanan pencereleri kapalı evlerde, balkonlarda ki insanlarda. Şehirdeki tüm kadınların acılarını, hüzünlerini bu gece tek başına üstlenmiştir, Ünzile. Acılarına, yalnızlığına, yaşayamadığı, yaşatmadıklarını düşündüğü kadınlığına hınçlanıp ta, erkeklere küfreder. Suçlu bulmanın rahatlatıcı huzuruyla bir dikişte içer rakısını Ünzile. Bu zamana kadar gördüğü, ağlayan erkekleri getirir gözünün önüne. Nefret ettiklerini, sevdiği adamları, babasını düşünür. Babası içini acıtır. Dayanamaz onun ağlamasına. Oysa zamanında ne çok canını yakmak istemişti babasının. Ne çok ağlatmak istemişti. Babasına inat evlenmişti Rıfat’la. Babasına inat başka şehre yerleşmişti. Babasına inat giyerdi o mini etekleri. Babasına inat koyu rujlar sürerdi. Babasına inat çocuğuna Rıfat’ın babasının ismini vermişti.Aslına bakarsanız Ünzile’nin ne çok inadı vardı. Babasına, annesine, kocasına, hayata, geleneklere, tabulara… İnat onun adı, kendisi, kadınlığıydı. Başka türlü baş edemeyeceğini düşünerek hayatla, inatla direnmişti hayata Ünzile. Belki adına yazılmış o şarkının verdiği hüzün yüzünden. Orta yaşlar da, eğitimli, kendi ayakları üzerine duran modern dedikleri o kadınlardan olsa da Ünzile, parayla satılan, çocuk yaşta anne olan Ünzilelere duyduğu sahiplenme hissinden direniyordu belki de hayata. Önceden sezinlemiş gibi Ünzilelere yazılan o sözleri.Ünzile içkinin de etkisiyle geçen gece olanlardan utanıyordu. Eski okul arkadaşlarıyla çıktığı o yemekte, Sezen Aksu’nun ‘Ünzile’ şarkısını ilk duyduğu anda hüngür hüngür ağlamasından utanıyordu. Oysaki şarkı da ki Ünzile’nin hayatıyla, bu modern kadının, bu şehir kadının hayatlarının hiçbir benzerliği yoktu. Ama Ünzile ağladı işte. Sanki kendisi için söylenmiş gibi tüm sözler. Sadece bir isim benzerliği olmasına rağmen, Ünzile kendi hayatı gibi benimsedi şarkının anlattıklarını. Şimdi balkonunda yalnız başına içen bu şehir kadını, kendi hikâyesiymiş gibi şarkıyı defalarca dinleyip hüzünlendi. Ünzilelerin, tüm kadınların acısını sırtlanarak.Az çok okumuş her şehir kadını gibi, o da karşı geliyordu törelere, satılan çocuklara, zorla evlendirilmelere. Ama Ünzile’nin karşı gelişi farklıydı. Onun ruhu inatlaşmayla, direnmeyle var olduğundan, ruhunda hissediyordu Ünzile’lerin acısını. Kendini onlardan sayıyor. Onlar için, aslında kendi için ağlıyordu. Utanmasına rağmen ağlamasını durduramadığı o geceden beri şarkı Ünzile’nin hayatının metaforu olmuştu. Öyle benimsemişti ki, asla mutlu olamayacağını, şarkının onun kaderini çizdiğini düşünüyordu. Belki yıllarca yalnız kalmasından, belki hep direndiğinden, hep direnmenin verdiği yorgunluktan, belki de kadınların hep ezildiğini düşündüğünden. Kim bilir belki de erken yaşta dul kalmanın baskısından.Ne çok inadı vardı, Ünzile’nin. Belki de bu inadından yalnız kalmıştı. Kocasını sevmemesine rağmen evlenmişti. Sevmediği adamı mutlu edememişti. Mutlu olamadığından mıdır nedir, erken göçmüştü Rıfat. Ünzile’yi daha mutsuz daha yalnız bırakarak. Ünzile yalnızlıkla bile inatlaşıyordu. İnadına evlenmiyordu. İş hayatında yaşadığı tacizlere karşı gelmişti. Sadece kendine değil, başka kadınlara yapılan haksızlıklara da karşı gelmişti. Karşı gelişinden dolayı defalarca kovulmuştu. İnadına devam ediyordu susmamaya. Etrafında ki herkes onu sürekli kavga eden, hır çıkaran inatçı bir kadın olarak görüyordu. Bu yüzden ona yakınlaşmaktan çekinirlerdi, onun kızacağı bir şey yapmaktan ölesiye korkarlardı. Bu yüzden onu sevemezlerdi. Bu yüzden ona sahte bir saygı duyarlardı. Bu yüzden kimse onun içini göremezdi, bilemezdi.Oysa Ünzile bu şehirde sevilmeye en çok ihtiyacı olan kadındı. Birinin onu yalnızlığından çıkarması gerekiyordu. Evet, inatlaşacaktı Ünzile. Yalnızlığına sarılacaktı. Ama karşıda ki inatlaşmalıydı. Bir inatçı bir inatçıya inanabilirdi ancak. Ama Ünzile için inatlaşan biri hiç olmadı. Güzel bir kadın olmasına rağmen, bu yüzden yalnız kaldı. Kişiliğinin insanlar da bıraktığı çirkin ize inat çok güzel bir kadındı Ünzile. İnadından sevdiği adama kavuşamamış, inadından sevmediği adamla evlenmiş, sevilmeye olan ihtiyacını inadından yok saymış ünzile, kadehleri ardı ardına devirmesine rağmen sarhoşlukla inatlaşıyordu. Erken saatte kalkıp işe gidecek biri için geç olmuştu saat. Zamanla da, bastıran uykuyla da inatlaşmak… Ve sonunda inadını kıracak olan yağmur. Ünzile’yi değiştirecek olan yağmur.Ona inat yağmur bütün hızıyla yağıyordu. Ünzile sırılsıklam, sarhoş, yalnız, mutsuz bir şekilde bağıra bağıra şarkıyı söylüyor. Tesadüf ya bu, şarkı da bile geçiyor yağmur. Daha da coşuyor Ünzile yağmurla beraber.— Yağmuru kim döküyor, Ünzile kaç koyun ediyor, dayaktan uslanalı, hiçbir şey sormuyor.Uslanmayan şehirli ünzile bağıra bağıra şarkıyı söylediği o geceden sonra hiç aynı olmadı. Yine inatlaştı ama kendiyle değil. Yine yalnızdı ama kendisiyle dolduruyordu yalnızlığını. Yine balkonunda içmeye devam etti ama sarhoşlukla inatlaşmadan. Yine hüzünlendi ama hiç o gece kadar değil.Günün birinde sevmeye, sevilmeye karar verir Ünzile. İşte şimdilerde beklemekte… Sevilmeyi, sevmeyi… Şimdilerde o yüzden tekrar tekrar çalıyor Ünzile parçası. Ünzile artık yalnız kalmak istemiyor. Ünzile artık tüm kadınlara değil, kendi kadınlığına sahip çıkmak istiyor.

BİR FOTOĞRAF KARESİ: TURUNCU VE PEYNİR

doxa | 19 August 2008 00:20

Turuncu pembe bir akşamüstünde çokta kalabalık olmayan bir kumsalı düşünün. Turuncu, pembe ve deniz yeşiliydi her şey, insanlar bile. Güneşe bakıyordum. Son bir iki saattir gözlerimi kitaptan ayırmadığım için, güneşi ve günü kaçırdığım telaşıyla bakıyordum gökyüzüne yattığım yerden. Gözlerim kısılmış ve yorgunken, birden gördüklerimle canlandılar. İlerde bir adamı gördüm. Turuncu kısa saçları ışıldıyordu. Sanki arka fonu özellikle onun için turuncu ve pembe tonlarına boyamışlar. Deniz tuzunun yaktığı dudakları pembeydi. Fonun geri kalan kısmı deniz yeşili… Adamın gözleri ıslak ve yeşil… Tıpkı güneş gibi ışıldayan yeşil cam parçaları gibi… Turuncu-pembe bir akşamüstü gibi güzel hisler hissettiriyordu gülümsemesi. Sanki her şey bir fotoğraf karesi için özellikle birleştirilmişti. Ya da bir film setinde miydim? Her ayrıntı bu kadar mı güzel olabilirdi? Belki de güneş çarpmıştı.Hayat bazen güzelliğini görmenize izin veriyor. Dudaklarını büzüp karşınıza geçiyor ve siz ‘vay canına! Mükemmel!’ diyorsunuz. İşte bu anlar bana kalırsa hayatın poz verdiği anlar. Fotoğraf çekinirken pozumuzu verir ve ‘peeeyniiir’ deriz ya! Tıpkı öyle! Hayatın peynir dediği an, işte o an çoğumuz ‘vaaayy canına’ derken şaşa kalır, yakalayamayız o pozu. Ama kimisi de çok iyi yakalar. Fotoğraf sanatı da buradan doğar zaten.
Tüm bunlar aklıma siyah beyaz bir fotoğrafı getirdi. Bir kedi yavrusu kendi gölgesine büyük bir şaşkınlıkla bakıyordu fotoğrafta. Arnavut kaldırımı üzerinde gölgesine şaşkınlıkla bakan kedi hayatın gülümsemesiydi, ‘peyniiir’ demesiydi. Benim turuncu tonlarında bir akşamüstünde turuncu tonlarındaki o gülümseme de gördüğüm şeyi, kim bilir kedicikte kendi gölgesinde gördü belki de. İkimizde o sırada ‘vay canına’ diyorduk sanırım. Hayatta ‘peyniiir’ diyordu bize. Çektim, hayat. Bu sefer pozunu yakaladım.
-peeeyniiirrr de!
-peyniiir!
-çektim, çok güzel çıktın, bak ne güzel gülmüşsün!
– =)
– vay canına!

sedef hastalığı

doxa | 26 June 2008 09:47

sedef hastalığı hem ilginç bir hastalık hem de meşakatli bir hastalık. çevremde birinde olduğundan bir şekilde tanıştım bu hastalıkla. ama aslında toplumun yüzde 2 sini ilgilndiriyormuş yani oldukça az bir kesim.
bu hastalık bulaşıcı değildir. sebebi tam olark bilinmiyor. yalnızca stresin çok fazla etkisi var. sters arttıkça kabuklar daha çok artıyor. bu da psikolojimizin bedenimizi nasıl da etkilediğine bir kanıttır aslında. hastalık sizi işinizden edecek türde değil, yalnızca görünüm itibariyle problem çekersiniz ve de yaraların kaşınması söz konusu.
bir de dikkat etmeniz gerekn hususlar vardır. örneğin aşırı alkol kullanımı hastalığı tetikler. güneş ışığı bu hastalığa iyi gelmektedir. ama aşırı güneş yanığı tabiki de zararlıdır. hastalığın şiddeti kişiden kişiye değişir. genellikle eklem yerleri, saç diplerinde, tırnaklar da olsa da vücudun her bölgesinde oluşabilir. hatta öyle vakalar var ki; tüm vücudu kaplanmıştır. bu hastalığın en önemli etkisi dış görünüşden dolayı psikolojiyle bağlantısıdır. ve kısır döngüyü oluşturan etken ise; moralinizi yüksek tutmanız ve strese karşı koymanız gerekmektedir.

Nostradamus’un kirli çamaşırları

doxa | 27 May 2008 09:52

nostradamus
nostradamus

“sonsuzluğun kıyıları” tübitak popüler bilim kitaplarından bir çeviri. Adrian Berry yazmıştır. yazar, bilim dünyasındaki şaşırtıcı öykülerini anlatmıştır. Kitap ‘hem eğlenceli hem öğretici’ tanımlaması yapılacak bir kitap.

sonsuzluğun kıyıları-adrian berry
sonsuzluğun kıyıları-adrian berry

Nostradamus hakkında hafif yazarlarından biri bir yazı yazmıştı. nostradamus’un kehanetlerinin, bilimsel kehanetlar olduğunu iddia etmişti.
gelgelim bu kitapla haifteki bu yazının bağlantısına! Bu kitapta, “nostradamus gazeteciyidi, kahin değil” isimli bir makale var. nostradamus’u kahin ilan edenlere bir yanıt! Nostradamus’un kirli çamaşırlarını ortaya çıkaran kişi, JAMES RANDİ’dir.(kitabı: The Mask Of Nostradamus)
Randi’ye göre, Nostradamus’un şiirleri kendi zamanındaki olayları anlatmıştır. kiliseyi ve hükümeteleri kızdırmamak için yarı şifreli yazmıştır.
kitaptaki örneği buraya aktaralım:
“Masumların kanı Londra’da büyük hata olacak
yıldırımlarla yanacak, yirmi üç tane,altı(lar)
bunak hanım yüksek mevkiinden olacak,
aynı mezhepten daha pek çokları katledilecek”

Erler film gururla sunar: şeytan

doxa | 23 May 2008 10:00

şeytanım dedim ya
şeytanım dedim ya

-lanetlenmiş şeytan, çık bu masum ruhtaaan!

-çekil karşımdan.sen ne biçim adamsın. şeytanım dedim ya sana.

-ben oynamak istiyorum da, kaptan lersen oynamak istemiyor.
….
(şeytan filminin orjinalini ya da türk yapımı olanı izlemediyseniz bir şey ifade etmez bu yazı size. ama gene de okuyacaksan bil ki, filmin sonunu da söyledim, ayrıntılarını da. darılmak gücenmek yok sonra….)

afişe gel be!
afişe gel be!

bu repllikler türk yapımı şeytandan… Metin Erksan’ın 1974 yapımı “Şeytan”ı, bildiğiniz “Exorcist”in olduğu gibi Türkçe’leştirilmiş hali!!
evet,evet tıpatıp aynısı. sadece bana göre komik hali. gene de şartlara ve türk sinemasına göre gayet iyi.

sokak düğünleri: yandaaan!

doxa | 23 May 2008 09:01

yandan amcam yandaaan!
yandan amcam yandaaan!

-bize de bir gün kader güler, güler işaaaallah!
alemin keyfi yerinde yine maşallaaaah!

evet evet, alemin keyfi bu akşam hayli yerinde. özellikle bizim mahallenin.. şuan evimin tam önünde düğün yapılıyor. bütün mahallenin keyfi yerinde. yok, yok kıskandığımı sanmayın. yalnızca yazmam gereken yazılar var ve ben “oh oh, yandan anam” şeklindeki naralarla yazamıyorum, ilginç. yani iki seçeneğiniz var. ya gidip, aralarına katılıp “allaaaah ben geldim, çekilin ortadan cemileeem” diyerek düğün bitene kadar ‘cemilem’ türküsünde oynayacağım.((niyeyse üçüncüye çalıyorlar. bakalım kaç kere çalacak gece sonuna kadar? gelinin adı cemile mi acaba?)) ya da bitmesini bekleyip, hafif’e bu yazıyı yazacağım. bilemiyorum sizce hangisini yapmalıyım?
bu sokak düğünleri için belediyeden izin alma gibi bir durum var dimi! acaba oynayanlar arasında belediyeden elemanlar da var mı? yani yasak değil mi bu sokak düğünü olayı yaa! yasak da belediyemiz aşırı derecede düğün seven insanlardan mı oluşuyor yoksa? yasak değil mi ya da? anlaşılan denizli de değil.
veyahutta belediyemiz aslında ‘düğünsevenlerderneği’ olarak görev yapıyor.
-yasssahhhk ama belediyenin bütün elemanlarını da çağırırsanız ve bir kere de bizim için ‘cemilem’ türküsünü çalarsanız olur bak o zaman.
-devlet ayrıcalığını düğünler için kullanabiliyoruz biz

üzerine eşsiz bir desen damgalanmış tohum ve leke çıkartıcıları

doxa | 22 May 2008 17:07

aklıma esti de Fuller’i okuyunca;

“Fuller’in düşüncesine göre (ki bu en ünlü romantik imgedir) her birey, üzerine eşsiz bir desen damgalanmış bir tohum olarak dünyaya gelir. Bununla, kadının dış dünyada dağıtılan kurallarla diktatörce yönetilmesi düşüncesinin aksine, içten gelen kuralları izlemeyi öğrenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır..”

boynu bükük bir kadın bu satırları okuyup düşünür müydü eşsiz olduğunu? gidip, sordum. yanıt yok! reklamlarda ki leke çıkartıcılarıyla meşgul şimdi. kendi yolunu bulmaktansa, kendini keşfetmektense, leke çıkarıcılarla üzerine atılan imgelemleri çıkarmaya çalışıyor. çok meşgul kadın. duygusal olduğunu, usdışı olduğunu, zayıf, korunmaya muhtaç olduğunu düşünüyor. düşündürtülüyor…

HUME’UN AHLAK ANLAYIŞI

doxa | 21 May 2008 22:51

Hume’a göre, ahlak dış tecrübeye dayandırılamaz. Ahlak akılla da açıklanamaz. Ahlakın kuralları, insan doğası ile ilgili araştırmadan çıkar. Bu anlamda da yine ahlak olgulara dayanmış olur. Ancak bu olgular gözleme dayanmaz, duygu durumlarına dayanır. Ahlakın alanını tamamen duyulur dünyadan çıkarmıştır. Hume ahlakın alanının duygu olduğunu söyler. Ahlak kurallarını elde edebilmek için, insan kendi doğası üzerinde araştırma yapmıştır. O bu araştırmayı şöyle açıklar: Ahlakın genel prensiplerini ortaya çıkarmak için, zihnin özelliklerini analiz eriz. Bu günlük hayatta kişisel değerlere karşılık gelir. Ve aklın her durumunu değerlendiririz. Aklın özelliği, objeler hakkındaki nefret ya da sevgi duymamızı sağlar.“Ampirik olarak kazanıldığına inandığı ahlak kaidelerini, deney ve gözlem yardımıyla tanımlamayla ve çözmeye çalışır. Hareket noktası olarak alınan, övülen ve yerilen özelliklerde faydalı ve hoş olan, ölçü kabul edilir.” Yani temel olarak ahlaki kaideleri, takdir ya da beğeni hislerine dayanır. Övgü ya da yergi ahlaki yargıların temelini oluşturmaktadır.“Hume’a göre ise insanlar, mutluluk veren şeyleri doğru, acı veren şeyleri ise ayıp olarak niteliyorlardı. Hume, bu açıklama ile yetinerek ahlakı ilahi bir kaynağa bağlamaktan kaçındı.” Ahlakın kaynağı bizim takdir ve beğeni hislerimize dayandığından dolayısıyla ilahi bir etki söz konusu olamazdı. Ahlakın kaynağı duygular olduğuna göre, Hume duyguları analiz eder. Onun diğer duygulardan ayrı tuttuğu bir duygusu varır: “sympathie”(duygudaşlık)Hume bir kişinin sympathie sayesinde başkalarının haz ve acılarını hissedebildiğini söylemektedir. Ahlakın amacının hazzı elde etmek ve acıdan kaçınmak olduğunu söyler ve bu noktada Hume’un faydacılığının açıkça hissedildiğini görürüz. “Sympathie, sayesinde ancak genel iyiliği kendi isteklerimizin konusu yapabiliriz ve ancak sympathie ile bütün çıkarından birçok noktalarda ayrılan, hatta ona karşı gelen kişisel çıkarlara karşı koyabiliriz.”
Ahlakın temeli olan duygudaşlık birbirimizi anlamamızı ve dolayısıyla da bir toplum oluşturabilmemizi sağlayan şeydir. Bütünün, insanlığın çıkarını ancak biz sympathie sayesinde göz önünde bulundurabildiğimize göre, bir toplumun bütün kalabilmesini sağlayan şey, sympathie olmaktadır. Sympathie olmasaydı, insan egoizmin ileri sürdüğü gibi, sadece kendi yararını düşünen varlık olacaktı. Sympathie, diğer duyguları ve diğerlerinin duygularını anlamamızı sağlayan bir duygudur. Bu şekilde aynı zamanda iletişimin oluşmasında etkili olduğunu görmekteyiz. Bu da toplum için gerekli dinamiklerden olan iletişimde de sympathienin rolü olduğunun farkına varmamızı sağlar.İlk bakışta ‘başkalarını düşünme’ ile faydacı anlayışın uzlaşabilmesini anlamlandıramayabiliriz. Ancak Hume egoizmin temel savını kabul etmiş, aynı zamanda faydacı bir düşünür olarak ‘başkalarını düşünme’ ile yararcılığı uzlaştırmıştır. Öncelikle yararcılığın elde etmek istediği yararın, çoğu kez anlamından sapmasıyla ortaya çıkan ‘çıkar’ kavramı ile karıştırılmaması gereklidir. Burada yarar aslında iyiliğimiz için olan, mutluluk ve haz veren anlamındadır. Hume’ a göre, biz haz verene iyi, acı verene kötü diyoruz. Bu da iyi ve kötünün temelinde haz ve acının dolayısıyla ya yararın olduğunu gösterir. Ayrıca Hume, duygudaşlığında haz ve acıya dayandığını söylemektedir. Duygudaşlık yani sympathie, bize başkalarının haz ve acılarını hissetmemizi sağlar. Biz bu haz ve acıları tasdik eder ve ya tasdik etmeyiz. Böylelikle başkasının haz duyduğu şeyi biz sympathie ile hisseder, tasdik eder ve bu ‘iyi’ deriz. Bu noktadan ancak insan ‘ortak iyiyi’ isteme haline bürünür. Duygudaşlıkla beraber haz ve acı duymak başkalarının ve de bütünün yararını istemeye neden olur. Ayrıca bütün dolayısıyla kişi kendi yararını da düşünmüş olur. Kişi bir bütün içindedir ve başkalarının hislerini hissetmesi, onun kendine iyi olanı istemeyi bırakıp, bütüne iyi olanı yani ‘ortak iyiyi’ istemesine yol açar.“Ahlaksal eylemin değeri yararlı ya da zararlı etkilerine göre ölçülür. Başkalarının eylemlerini, sympathie sayesinde, genel iyiliğe yaptığı etki ile tartmak alışkanlığından, kendi eylemlerimizi de artık bu ölçüye göre yargılarız. Bu değerlendirmelerin toplamı da vicdan denilen şeydir. Bu da insana baştan verilmiş bir şey değildir, insanların birlikte yaşamalarından sympathie ile ilgili duygulardan gelmiştir.” Yani Hume’a göre, sympathienin rolünün büyük olduğu toplum düzenin de, ‘ortak iyiyi’ isteme hali alışkanlığı vicdanı oluşturmaktadır.

david hume
david hume

artı kaynak: http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1273

GÜNEŞ KADIN:kızılderili bir kadının öyküsü

doxa | 20 May 2008 11:21

güneşe evlenme sözü vermiş kızılderili bir kadın. kabilesini terk ederek, tek başına yaşmaya başlamış. çadırını da hikayesini anlatan semboller dizemiş. bağımsızlığını ilan etmiş böylelikle. kabilesi de yadırgamamış hiç, dememişler ki nasıl güneşe söz verdin. söz verilmiş bir kere. güneşle evlenmeyi beklemiş kızılderili kadın. hayatını yaşamış, bekleyerek. her gün güneşe daha da aşkla bakarak. kabilesini terk etmiş, iyi de etmiş. yalnızlığıyla daha da bağlanmış güneşe. her günü umutla geçirmiş böylelikle. güneşin kendisi olmuş yıllarca sevgisiyle. güneş gibi bağımsızlığı ışımış, sevgiyi ışımış, bağlılığı ışımış. kadın ki yalnızlığı bile güzelleştirebilmiş. bir başka kadından duydum bu hikayeyi. kadınlar için ışımaya çalışan bir başka kadından. bu satırlar da ışısın bağımsız kadınlar için. güneş kadınlar için…

FEMİNİZM

doxa | 20 May 2008 10:01

Feminizm kavramını ilk kullanan kişi, Alexander Dumas’dır. Dumas bu kavramı, kadın haklarını savunan bir akım için kullanmıştır. Kavramın bu anlamı, zaman içinde yüklenmiş anlamların yanında basit kalmıştır. Tarihsel süreç içinde feminizm birçok boyut değiştirdi. Dolayısıyla da birçok anlama sahip olmuş ve çok farklı tanımlamalarla da anlatılmaya çalışılmıştır. Süheyla Kırca Schroeder’e göre yalnızca feminizm değil, ‘kadın hareketi’, ‘ataerkil yapı’, ‘post feminizm’ gibi kavramlar da birçok anlamı olan, sabit olmayan kavramlardır. Bu kavramların sabit bir yapısının olmaması, tarihsel süreç içinde farklı akımlarla, farklı bakış açılarıyla ve farklı biçimlerde şekillenmiş olmasından kaynaklanır. Buradaki farklılık, kavramın çok farklı ya da zıt anlamlar içerdiği manasında değildir. Genel olarak aynı çerçeve çizilse de, farklı bakış açıları farklı yorumlamaları getirir. Birçok tanımlamaya rağmen konuyu ele alış biçimime uygun ve de çeşitli akımların dışında bir tanımlama olduğunu düşündüğüm için, burada Necla Arat’ın tanımını uygun gördüm. Feminizm’in ABC’si adlı kitabında Arat feminizmi şöyle tanımlamaktadır: “ Feminizm, geleneksel siyasal ideolojinin cinsiyetçi-ayrımcı, kadını ikincil konumda gören, kamusal yaşamdan dışlayan ve bunu büyük bir kadınlar çoğunluğuna da içselleştirerek kabul ettiren tutumuna karşı çıkan, 20. yüzyılın en önemli ve en etkin siyasal ideolojilerinden biridir. Yani feminizm, öne sürülmeye çalışıldığı gibi, “boş bir slogan” olmayıp kadınların konumlarını değiştirmeyi isteyen bir toplumsal akımdır.”