bildirgec.org

bilgisayar oyunu hakkında tüm yazılar

savaş sanatı

mnskym | 19 June 2002 12:28

aylar öncesinden beta‘sını bulup indirdiğim ve karşısında serum‘a bağlı vaziyette aralıksız bir hafta geçirdiğim, son yılların en çok beklenen strateji-ötesi oyunu Warcraft 3: Reign Of Chaos‘un tam sürümünü oynamaktan dört köşe olmuş (uzun kenarım 148 cm) birisiyim ben şu anda…

ilk oyunları olan warcraft: orcs and humans’dan beridir her hareketlerini büyük bir dikkatle incelediğimiz Blizzard Entertainment, gene yapacağını yapmış ve insanların saatlarini hatta günlerini bilgisayar karşısında iyonize edici bir devam oyun yaratmış.

id software’e mail attım

olhor | 08 June 2002 21:54

Zaten bilgisayar oyunlarından pek hazetmiyorum, bir Cm bir de arkadaşlardan ödünç alınabilen FPS (first person shooter’mış uzunu, türkçesi de “birinci kişi adam öldürmece, ortalığı dağıtmaca olabilir”) türü şeyler oynuyorum. Neyse bir kaç gün önce söz konusu fpslerden taze ödünç aldığım Wolfenstein’ı biraz da alkollü bir durumda oynarken, oyunla ilgili bir şeyin feci yanlış olduğu izlenimine kapıldım, canım sıkıldı. Sonra madem benim canım sıkıldı en iyisi onlarında canı sıkılsın diyerek [email protected] adresine e-mail döşedim.

Delirmek istiyorum

beatnick-hafif | 11 March 2002 11:00

Eskiden Alacakaranlık Kuşağı diye bir dizi vardı, hastasıydım. Her bölümü hatırlamıyorum ama genel olarak şöyle bir konsept vardı bence; Hayat belki de gördüğümüz ve bildiğimiz gibi değildir. Tabiî o zaman çocuktum ve mistik/paranormal olaylar beni korkuturdu. Artık “gerçekler” daha çok korkutuyor… Şöyle ki; hayatı bir Alacakaranlık Kuşağı gibi algılamak için paranormal olaylar olması gerekmiyor, hayatın kendisi yetiyor.

Birkaç şey var kafamda dönen, birincisi bu sistemin kendisiyle ilgili, yani yaşamak için uyulması gereken kurallar silsilesi. Örneğin aileden zengin olmak veya lotodan para kazanmak dışında yaşamak için para kazanmak, dolayısıyla çalışmak zorundasın. Bu sefalet dünyasında bırak tembellik hakkını kullanmayı, birileri tarafından kanının emilmesi söz konusu. :Her ne kadar bu durumu tartıştığım tüm insanlar “eee, bunun nesi garip, hayat böyle” şeklinde cevaplar vererek kendimi uzaylı gibi hissetmeme sebep olsalar da, her ne kadar bu duruma alışmak ve bunu kabul etmek gerektiği konusunda hem kendim hem başkaları tarafından sürekli telkine uğrasam da, olmuyor. Ben kendimi klasik bir kHollywoodvarî korku filminin senaryosu içinde ilk ölecekler listesinddeki sarışın güzel kadın veya şişman gözlüklü saf delikanlı gibi hissetmeye devam ediyorum.

Sabahtan akşama kadar bir yerde kanının emilmesine seyirci kalmak zorunda olmak durumu ile başetmeye çalışırken, ikinci bir AK senaryoasuna dahil olmaktan kendimi alamıyorum. The SIMS diye bir oyun var, insanları bir eve yerleştirip hayatlarını devam ettirmelerini sağlıyorsunuz. Adamlar sen söylemeden tuvalete bile gitmiyorlar, sonra mesela altlarına işiyorlar filan.. Nihayetinde bir bilgisayar oyunu ve ne kadar değişken görünse de etki-tepkiler 1’ler ve 0’lardan oluşmak zorunda, yani adam sosyal olduğu zaman mutlu oluyor bilmemne yaptığın zaman bilmemne oluyor filan. Her şey bir kalıp içerisinde ilerliyor, ama atıyorum adamın eline bir kaleşnikof verip yoldan geçenlerin üzerine salamıyorsunuz. Hayır öyle bir seçenek olsa giderr ama programcının hayalgücü ve yasal kısıtlamalar elvermiyor tabiî. Neyse geçenlerde bu oyunun başında zaman öldürürken kendimi o simülasyon kahramanlarından bir igibi hissetmekten alamadım. Yani hayatta bir şeyler oluyor, çoğu zaman senin dışında gelişiyor tüm olaylar ve sen bir SIM gibi tepinmekle, ağlamakla, gülmekle veya altına işemekle yetinmek zorunda kalıyorsun. Tabiî bu da birçok kişiye normal gelenbilir, aslında normal gelmesi daha büyük sorun bence, ama bu normal denilen şeyin ben de sıkıntı yaratmasını engelleyemiyorum ne yazık ki.

Beynim senaryodan senaryoya koşarken acaba sıyırıyor muyum diye düşünüyorum, sonra delirmek istediğime karar veriyorum ve insanın kendi inisiyatifiyle deliremeyeceğini, ancak seni birilerinin delirtebileceğini ya da genetik olarak yine senin elinde olmayan etkiler sonucu delirebileceğini düşünüp daha da dibe batıyorum.

Evet aynen böyle.

Pink Floyd diye çağırılmaktan hoşlanan şahsın son 5 yılı…

pinkfloyd | 06 March 2002 10:19

Tarih 5 Kasım 1996. Bilgisayar denen yüce aletle tanışmamın ilk günü. İlk bilgisayarımın özellikleri Pentium 75, 8MB ram, 1 GB harddisk, soundblaster 16 bit ses kartı ve S3 Ekran kartı idi sanırım. 14″ denemeyecek kadar küçük bir monitörle birlikte. Eğer böyle bir bilgisayara sahip olmasaydım, aradan geçen 5 yıl boyunca yaşadıklarımı buraya yazamayacaktım.

Bilgisayar eve geldiği zaman oldukça sevinmiştim. O zamanlar Kanal 6’da yayınlanan HUGO adlı programda yer alan oyunlar bilgisayarımda mevcuttu. Hatırlayanlar bilir, Tren oyunu, Dağ’larda koşan Hugo falan. Herhalde günümün büyük bir zamanını bu oyunları oynayarak geçiriyordum. Hatta bilgisayarı evimizde bulunan eski atari makinaları gibi düşünüp gittiğim yerlerde yanımda götürmeyi düşünmedim değil.

Bilgisayar oyunları hakkında bir hâtırat

admin | 06 March 2002 10:16

1960’larda DEC, PDP10 isimli bir makina yaptı. “The Ten” adıyla çağırılmaya başlanan bu makina bir çok üniverstenin araştırma laboratuarında kullanılmaya başlandı.

MIT laboratuvarlarında “10” için işleri kolaylaştıran bir işletim sistemi yazıldı. İsmi ITS’di. O zamanlar kimse bilgisayaran anlamadığı, anlayanlar da bir kaç iyi kalpli programcı olduğu için herhangi bir güvenlik önlemi düşünülmedi. 70’lerde ARPANet kuruldu. ARPANet, bu günkü Internet’in büyük dedesi idi, okulları birbirine bağlıyordu ve güvenlik hala hiç düşünülmüyordu. O zamanlar, bilgisayarlarla ilgili herhangi bir bilginin “değerli” ya da “gizli” olması tahayyül edilemez birşeydi. Herkes herkesin bilgisayarına giriyordu. Dünyanın düşünce bankası olan MIT’in bilgisayarlarına konan şeyler (eğlenmek için yaptıkları programlar vs.) bütün ARPANet tarafından hemen keşfediliyor ve yayılıyordu.

MIT’in dünyaya kazandırdığı ilk oyun, belki şaşıracaksınız, ama “Maze” adında bir multiplayer 3D shooter’dı. Grafikler harflerden oluşuyor, oyuncular kendi ekranlarında bir labirentin duvarlarını görüyor ve birbirlerini kovalayıp duruyorlardı. Yapıldıktan yıllar sonra bu oyunu Boğaziçi Üniversitesi terminallerinde görme şerefine nail olmuştum. Hızlı ve eğlenceliydi.

İkinci popüler oyun, Trivia’ydı, (soru sormalı oyun) ve ister inanın, ister inanmayın, gerçek dünyada kartlarla oynanan Trivia bu bilgisayar oyunundan çıktı. Oyun aslında bir veri tabanı testiydi ve ARPANet’te korkunç bir furya başlattı. Dünya çapında çekişmeli Trivia maçları dönüyordu. O zamanların araştırmacıları, işlerini mümkün olduğunca eğlenceli kılıyorlardı.

1977’de Willie Crowther ve Don Woods, Adventure isminde bir oyun yarattılar. Bu bir Text-Adventure’dı. Daha doğrusu şu anda bu konseptteki oyunlara adventure dememizin sebebiydi. (bir nevi frijder, aybiyem, cip vakası). ARPANet felç oldu. (Adventure’un dünya bilgisayar endüstrisinin gelişmesini iki hafta geciktirdiği söylenir.) O zamanlar iyi bir oyun çıktığında, ki bütün yazılımlar ve tabii oyunlar bedavaydı, hayat duruyor, herkez oyunu oynuyor, bitirince normal hayatlarına devam ediyorlardı.

Fakat bazıları, oyunu bitirince normal hayatlarına dönmek yerine, “Ben, daha iyisini nasıl yaparım?” diye düşünüyorlardı. MIT’ten Tim Anderson, Marc Blank, Bruce Daniels ve Dave Lebling, bunlardandı. Adventure’un kodunu hallaç pamuğu gibi attırdıktan sonra, masaya oturup bir hikaye ve bir çok harita tasarladılar. Ve Zork’u yazdılar. Zork, bir kelime bile değildi. Bitmemiş projelerinden bahsederken, “Şunun şurasını zorkladın mı, abi?” şeklinde kullandıkları, arkadaş-arası bir terimdi. Zork’çular oyunlarına isim vermemişlerdi. Ama ARPANet, oyunu Zork diye tanıdı. Çok zor bir oyundu. Öyleki, harita çizmezseniz oyunu bitiremiyordunuz. Çünkü örneğin bir labirentin sonundaki kapıyı açmak için gerekli sihirli kelime, labirentin haritasını çıkarınca yazdığınız kağıdın üzerinde beliriyordu. Enteresan birşey daha ekleyeyim, Zork sadece MIT’in PDP10’unda kuruluydu ve ARPANet’ten MIT’yi keşfe gelenler tarafından oynanıyordu. Aynı anda yüzlerce kişi MIT’deki bir makinadan oynayabiliyordu. O zamanlar güvenlik diye birşey olmadığını hatırlayın.

Zork o kadar başarılı oldu ki hemen iki tane daha yapıldı. Bilinen bütün platformlara uygulandı. Şu anda Palm-pilotlar için bile Zork var. Daha sonra bilgisayar oyunu mevhumu ticarileşmeye başladığında parayla satıldılar. 90’larda CD-Rom oyunları dönemi başladığında, Zork, sesli, videolu güzel bir oyun olarak geri döndü. Şu anda bu yeni nesil Zork’ların da üçüncüsü (The Grand Inquisitor) çıkmak üzere.

Zork meselesi

admin | 06 March 2002 10:16

[“Bilgisayar oyunları hakkında bir hâtırat” isimli yazının ikinci bölümüdür]

Zork aslında varlığını iki oyuna borçluydu. Dungeons and Dragons, -bilgisayarsız oynanan bir masa üstü fantazi oyunu- ve demin de bahsettiğim Adventure isimli, bilgisayara taşınmış, Dungeons and Dragons uyarlaması.

MIT’ci gençlerin sadece kendi eğlenceleri için hazırladıkları zor oyun, MIT’nin sınırlarını aşıp bütün dünyada popülerleşiveriyor. Bu arada okullarını bitiriyorlar (Bir tanesi tıp mezunu). O kadar iyi arkadaşlar ki, okulu bitirince gidecek, beraber olacak bir yerleri olsun diye 1979’da Infocom şirketini kuruyorlar. Infocom’un ilk ürünü de tabii Zork I. Kendilerine bir dağıtıcı arıyorlar. Microsoft, üzgünüz biz Adventure’ı satacağız. Aynı konseptte iki oyun birden satamayız diyor. Bill Gates’in de aslında bir Zork hayranı olduğunu öğrendiklerinde, iş işten geçmiş, Zork’u dağıtma hakları çoktan PS Inc. tarafından alınmış oluyor.

Bu şirket, daha sonra VisiCorp ismini alıp, VisiOn isimli arayüzü yaratacak ve Bill Gates’e Windows’u yaptıracak şirket. Daha doğrusu Bill Gates rekabetinin demir postalları altında ezilecek ilk şirket. Zaten Infocom’cular da PS’den hiç memnun kalmıyorlar ve Zork II ve III’ü kendileri dağıtıyorlar.

Oyunu kişisel bilgisayarlarda (o zamanlar en fazla ram 16K) çalıştırabilmek için çok uğraşıyorlar. Zork, ne de olsa bir 1MB’lik bir Mainframe oyunu. Bunun için Zork Interpreter Program (ZIP, Bilgisayar dünyasındaki etkinin büyüklüğüne bakar mısınız?) diye sıkıştırmalı yeni bir dil yaratıp, oyunu baştan yazıyorlar. Ayrıca değişik bilgisayarlarda çalışabilmesi için, her platforma özel birer de ZIL (Zork Implementation Language) yazıyorlar. Yani sırf Zork çalışsın diye platform sayısı+1 bilgisayar dili yazılıyor. Piyasaya çıkan Zork I, sadece 16K’lık bilgisayarlarda çalışabilsin diye epey kırpılıyor. Ve arta kalan kısımları Zork II ve III’e malzeme oluyor.

Bundan sonra hemen her konuda ve her dekorda geçen bir sürü text adventure çıkıyor. Bilgisayarlar geliştikçe, örneğin standart RAM 48K’ya yükselince bunlara kabul edilebilir resimler de ekleniyor. J.R.R. Tolkien’in Hobbit’i bunlardan biri. Hobbit’in adventure tarihinde özel bir yeri daha var: Bitirebilmek için en az bir kere “THORİN’E SÖYLE BENİ HAVAYA KALDIRSIN” gibi dolaylı bir emir vermeniz gerekiyor. Hobbit ayrıca ZX Spectrum’umla, benim ilk karşılaştığım, ve daha 9 yaşında olup ingilizce bilmediğimden hakkını veremediğim adventure oyunu.

Grafikli oyunların çıkmasıyla, bilgisayar oyunları insanın hayal gücünü kontrol altına almaya başlıyorlar. Metinlerle oynarken, kendiniz tasarladığınız ve tahminen hala dünyada hiç bir bilgisayarın yarışamayacağı güzellik ve çözünürlüğe sahip hayal gücü dekorları, bir kenara itilip kocaman piksel piksel çirkin grafikler burnunuza sokuluyor ve size “Hayır, orası senin hayal ettiğin gibi değil. Aynen böyle!” deniyor.

ZORK I

“Zork’a hoş geldiniz.

Tetris

pinkfloyd | 06 September 2001 09:10

Bilgisayar kullanıp da bu oyunu oynamamış kimse var mıdır acaba? Bilgisayarla ilk tanıştığımız günden beri ara sıra oynamaktan büyük keyif aldığımız bir oyun olan Tetris’in bu versiyonunda alınan puanlar arttıkça arka plandaki resimler değişiyormuş.

Ölene Kadar Oynamak

MaGnA | 27 August 2001 13:35

“Tayvan’da 22 yaşında bir oyuncu Internet Cafe’de bilgisayar başında ölü bulundu… Bulunduğu sırada bilgisayarında çalışmakta olan oyunun ise Half-Life: Counter-Strike olması ise herhalde şanssız bir tesadüf…” TrGamer‘dan.