bildirgec.org

Hasta, yaşlı ve küçük köpekler yardımınızı bekliyor

Dicky | 31 Ocak 2006 18:24

10 kişinin gönüllü olarak görev yaptığı, amacı sakatlanmış ve bakıma muhtaç köpeklere sıcak bir yuva sağlamak olan Yedikule Hayvan Barınağı, sizler gibi hayvanseverlerin desteğiyle ayakta kalmaya çalışan bir kuruluş… Özellikle firmaların ve okulların atık yemeklerinden 2000 köpek için mama çıkaran barınak, son dönemdeki hava koşulları ve okulların kapalı olması nedeniyle acil olarak yardımlarınızı beklemekte… Barınağın resmî sitesinden, yiyecek ve para yardımı yapabilir, takvim gibi ürünlerini de satın alarak desteklerinizi iletebilirsiniz…

rss araçları

kuzine | 31 Ocak 2006 15:39

rss kaynak teknolojisinin hayatımızdaki yerinin günden güne artmasıyla yeni kullanım alanlarıyla karşılaşıyoruz. insidegoogle’ın dün yaptığı haberinde bu yeni olanaklardan bazılarına yer verilmiş.

goorss: google sonuçlarını rss çıktısı olarak sunuyor. yahoo ve msn arama sonuçlarını rss olarak sunsa da google bu konuda gönüllü görünmüyordu. türkçe karaktere meraklı değilseniz güzel çalışıyor diyebiliriz.

Nihat Genç

LesClaypool | 31 Ocak 2006 12:43

Hayatimi Karartan Bir İftiranin Hikayesi:

hadise şöyle gelişti. pertev aksakal adlı bir yazarın bundan on yıl kadar önce “bir yerel yönetim deneyimi: fatsa” adlı kitabıyla başladı. kitapta fatsa olaylarını anlatır. pertev aksakal bugünlerde özgürlükçü/solcu bilinen birgün gazetesi’nde yazıyor ve malum dev-yol siyasetinde bir kimlik. ödp çevrelerinde tanınır. bana ne?
yanılmış olabilirim ama okuduğumu hatırlıyorum, gerçi hafızaya çokta güvenilmez ama, yine aynı siyasetten ve yine birgün gazetesi yazarlarından melih pekdemir’in de bu malum cümleyi alıntı yapıp aktardığını sanıyorum…
pertev aksakal’ın kitabında şu cümleler geçiyor: “ankara’dan gönderilen tim komutanı yüzbaşı nihat genç fatsa’da nokta operasyonlarda bulundu!”.. yani cinayetler işledi, adamlar öldürdü, kafa kesti, falan filan.
bana ne, bir isim benzerliği. niye üstüme alayım. hayatımda fatsa’ya hiç uğramadım. fatsa’yı sadece trabzon otobüslerinin otobüs camından gördüm. ancak bu isim benzerliğinin hayatımı bir felaketler yumağına doğru sürüklediğinin farkında değildim. ben yine de tedbirini aldım. tedbirim şuydu. pertev aksakal ve melih pekdemir isimlerini çok iyi tanıyan ve bu camiada hatırı sayılıp sözü geçen tanıl bora’ya durumu söyledim. “bu isim benzerliği sağda solda konuşuluyor, başıma iş açıyor, arkadaş bir zahmet bu nihat genc’in o nihat genç olmadığını bir küçük not düşürüp belirtsin!”..
tanıl bora çok çalışkan bir insandır, çalışkan insanlara hayranımdır, pek beceriklidir, çekip çevirmeleri iyi bilir, ermeni konferansı tartışmalarına kadar da ağzımı açıp tek laf etmedim, edemem, terbiyeli çocuklardır. ancak, bir küçük düzeltme, not, yazmadıkları gibi bugüne kadar şahsımdan bir küçük özür dahi dilenmedi…
kitapta kullanılan bu cümle büyük bir şayiyaya sebep oldu, kulaktan kulağa yayıldı, çığ gibi büyüdü…
çok iyi hatırlıyorum, leman’da karşı bir yazı yazıp birtakım isim benzerlikleriyle alakam olmadığını öfkeyle söyleyip savunma yaptım..
ancak, kendime dedim ki, niye bu kadar kıllanıyorsun.. şimdi biri çıkıp yeni yeni zelanda’da hırsızlık yapmışsın dese, ben de çıkıp hayır yapmadım hiç bulunmadım açıklamalar/savunmalar mı yapmalıyım.
bana ne? yani saflığımın kurbanı oldum. bana ne? diye geçiştirebileceğimi sandım. birilerinin bu cümleyi bir büyük iftira kampanyası olarak kullanabileceğini hesap edemedim.
şimdi sizlere, on yıl içinde karşılaştığım yüzlerce küçük felaketten sütunumun ölçeğinde sadece birkaçını özetleyeyim.
konur sokak’ta on yıldan beri işportacılık yapmakta olan bilim sanat kitabevinin hemen önünde bir ali vardır. birgün ali bana, “ağbi okulda bütün arkadaşlar senin için o fatsa’da adamlar öldürdü, tim yönetti, operasyonlar düzenledi, onunla konuşmayın, selamlaşmayın diyorlar” dedi..
neye uğradığımı şaşırdım! bu daha ne ki?
şimdi yeni harman dergisinin editörlerinden gürkan hacır’la tanışmak bakın nasıl nasip oldu. birtv’de muhabirdi. beni bir kenara, çekip: “ağbi sana selam vermeye dahi insanlar korkuyor, sen fatsa’da böyle böyle yapmışsın, hani ben de bu soruyu sorarken korkuyorum?”..
“yok kardeşim, isim benzerliği kardeşim, ya ne yapabilirim, iftira” diyerek savunmalar yapıyorum, boşuna..
birgün üniversitede konuşma yapıyorum. konuşmanın ortasında onlarca genç ayağa kalktı. katiller dışarı, diye bağırmaya başladı. tabi iki çıkmadım. gençleri yanıma aldım, konuştum.sakin-leştirerek izah ettim. çocuklar bir müddet sonra utandılar. ama örgütte, dergide, herkesin bu düşüncede olduğunu isimler vererek, kimi pertev ak-sakal’ı kimi yine fatsa’yı anlatan melih pekdemir ismini verdi. herkesin referans kitabı ben de bulup okudum.
yine birgün lokantada eski arkadaşlar beni rakılı muhabbetli bir yemeğe davet ettiler. yemeğe örgütten ünlü bir oda başkanı da davetli.. sofrada beni görünce, “ben fatsa’da cinayetler işlemişlerle yemeğe oturmam” deyip sofraya oturma-
dı, helal olsun adama.. ama bana ne?..
bunlar daha ne ki? neler var, onlarca küçük hikaye. uzamasın. uzatmak isterseniz halk evleri’nin ve ödp’nin tüm şubelerine uzanın, herkes bilir bu muhabbeti..
ben fatsa’da hiç bulunmadım. işte nüfus cüzdanım. işte hayatım. asla böyle birşey yok desem de kimseyi inandıramıyorum.
siz olsanız ne yaparsınız. önüme çıkana ya kardeşim isim benzerliği bana ne? desem de, bir örgüt, malum örgüt, seminer verir gibi bütün militan kadrosuna bunu anlatıyor. onlar da bu şayiyayı ister istemez kulaktan kulağa yayıyor.
oysa, onlarca şehirde bu çocuklar şevkle coşkuyla aşkla dinlediler seminerlerimi. sarıldılar bana. yüzlerce kez konuşma yaptım onlara. beni ilk günden beri bir kahraman yazar gibi karşıladılar. sorun gençler değildi, durumu anlatınca anlaşıyorsun, ama yukarda “ağbi” kadrosundan birileri fişfişliyor, bu ifti— raları karanlıkta ortalığa salıyorlar…
şöyle de bir çevrem var. son yirmi senem sol camialarda geçti. tanımadığım adam, oturmadığım kurum, seminer vermediğim yer, insan, yönetici yoktur desem harfiyen doğrudur. ne zaman bir yemeğe, masaya otursak, hemen sözü burdan açarım. “yahu arkadaşlar böyle böyle… bir hikaye uyduruyorlar. ben fatsa’da tim yönetmişim..?” .. masada kahkahalar yükseliyor. laf geyiğe dönüyor. gülüyor kırılıyoruz. ama yakın arkadaşların hiçbiri işi ciddiye almıyor. yani iftira mekanizmasının bizi tanımayan gençler üzerinde vahşice yönlendirildiğini kavraya-mıyorlar.
iletişim yayınlarından düşünce adamı ömer laçiner, soylu, açık, temiz ve lafını esirgemeyen bir insan.. ona saygım hep sürecek.. ama ömer laçiner’e dahi bir türlü bu facianın derinliğini anlatamadım..
mesela benim kitaplarım iletişim yayınla-rı’ndaydı. birikim dergisi de iletişim yayını. bir defasında çizgi romanlar üzerine levent cantek isimli akademisyen birikim’e yazı verir. yazıda türkiye’deki çizgi romanlar değerlendirilir. pek tabii laf leman’a gelir. leman aşağılanır. hadi burayı geçelim. yazı leman’a gelmişken, yazarımız, nihat genç için de bir cümle kullanır. cümlesi şu: “şaibeli yazar nihat genç”..
bu cümleyi okur okumaz, tanıl bora’ya öfkeli sert küfür dolu bir faks çektim. tanıl bora’yla aylarca konuşmadım. tanıl bora ise, benim lüzumsuz hassasiyet gösterdiğimi, hastalıklı bir öfkeyi sormadan peşinen belirttiğimi, yazarın böyle bir imayı kastetmediğini söyledi…
ben de saflıkla kendime, yahu doğru diyorlar, niye üstüme alınıyorum, aklımı .ikiyim..
neyse, ahmet insel ve murat belge isimleri ileti ş i m’ i n en üst yöneticileri. geçtiğimiz yıl medyada ermeni konferansı nedeniyle aramız açıldı. bir yığın karşılıklı yazı.. sonra malum, beni iletişimden attılar.
ahmet insel, radikal 2’de beni neden attıklarını anlatırken yine o meşum tuhaf cümleyi kullandı: “tescilli faşist!”..
murat belge de aynen tekrarladı, faşist. yahu kardeşim hayatımda hiçbir örgüte üye olmadım, hiçbir davam olmadı, hiçbir sicilim tescilim olmadı, hüküm giymedim, ceza almadım, birine tek bir tokat dahi atmadım, aleyhimde tek bir imalı söz çıkmadı, mahkemeye hiç çıkmadım, suçlanmadım, ne demek tescilli..
tescilli olduğuna göre kayıt olmalı. yoksa ahmet insel ve murat belge şu meşhur fatsa iftirasını mı ima etmek istiyor.
şimdi kendilerine sorsak, hayır başka şeyleri kastettiklerini söylerler. ama on yıl boyunca ben, onlar neyi kastediyorsa öyle düşünmek istedim. şimdi müsaade edin, onların neyi kastettiğine artık ben karar vereyim, çünkü, suçlanan, mağdur edilen, iftira atılan, benim..
ne yapabilirim? hayatım ortada, mahkemeler ortada, kayıtlar ortada, hakkımda onlarca basın davası açıldı, bir yığın avukatlar kümesi hayatımı lime lime edip raporlar hazırladı. çocukluğumdan girip her bokumdan çıktılar, kaç defa soruşturulduk, rapor edildik, birşey bulup çıkaramadılar..
ama bir tescillidir lafı gidiyor.
söyleyen de az buz değil, ahmet insel, murat belge. okumuş insanlar. yazdığı yer radikal 2… bu insanlar bu kadar haksız ağır insanlık dışı bir iftirayı nasıl seslenirir, bilemem..
ve, ve…
geçtiğimiz hafta dananın kuyruğu koptu..
ben, sky tv’de orhan pamuk’u eleştiren bir
konuşma yapınca, araştırmacı-gazeteci rıdvan akar, birgün’deki köşesinden bana sert bir cevap yazdı.
ağzına geleni söylüyor, beni burjuva yazarı mı yapmadı, beni medyanın adamı mı yapmadı. neyse. kendi görüşleridir, geçelim.
rıdvan akar bey yine aynı yazısında o meşum cümleyi kullandı: “biz onu fatsa’dan biliriz!”…
rıdvan akar, kültürlü, tanınmış, sevilen, okumuş bir gazeteci. demek ki bu şayialar beyfendiye kadar gelmiş, inanmış, gerçek sanmış ve sütununa döşenmiş…
telefona sarılıp rıdvan akar’ı aradım. kardeşim, ben hayatımda fatsa’ya hiç uğramadım. bu iftiradır. birileri bunu ima edip duruyor. mağdurum. bu iftira şöyle başladı, şu kitapta çıktı, sonra ödp’liler dev-yollular yaygara kopardı ve birçok arkadaşım sandığım yazarlar susarak bu iftiranın önünü açtı..”
rıdvan akar bey “bir dakika bekleyin nihat” deyip telefonu kapattı. on beş dakika sonra beni aradı. “nihat bey ben fatsa’da dev-yol davasından arkadaşları aradım. böyle bir nihat genç varmış. bizimkiler onlarla aynı kovuşta yatmış. okuma yazması olmayan biriymiş, sizden özür dilerim!”..
eeee, sonra. “yarın birgün gazetesi’nde bu yanlışlığı düzeltip sizden özür dileyeceğim”, “teşekkür ederim” deyip yarını beklemeye koyulduk.
bu arada boş durmayıp birgün gazetesi’ne açıklama gönderdim. ancak ertesi gün gazeteyi aldım, düzeltme yok.
yeniden rıdvan akar’ı aradım. yeniden bir ikinci açıklama yazıp gönderdim. rıdvan akar telefonda şunları söyledi: “birgün gazetesi düzeltmemi yayınlamadı. bana birgün izin ver. yarın da ya-yınlamasalar birgün’den ayrılacağım. ve senden özür dilediğim açıklama yazısını, yani yanlışlığı internet sayfamda yayınlayacağım!”…
“tamam, sa-ğol” deyip kapattım. ertesi gün rıdvan akar bey sözünde durarak, dürüst temiz bir insanlık örneği gösterip “nihat genç’ten özür dilerim, isim benzerliğiymiş” diye özrünü yayınladı. bir küçük nefes aldım..
(ancak kafanız karışmasın diye ayrıntıya girmiyorum. benim şahsi düşüncemdir, yazar “ankara’dan giden yüzbaşı nihat genç diye bir cümle kullanmıştı. yani hem yüzbaşı hem cahil olamaz, hem fatsalı yerli, hem ankara’dan gitmiş, kafam karıştı… çünkü orda bir nihat genç varmış okuma yazması yokmuş, içerde yatmış dediler. yani ben bir isim benzerliğine dahi inanmakta güçlük çekiyorum..)
durumu toparlayalım. üniversite gençlerinden sokaktaki işportacılardan oda başkanlarına ve meşhur gazeteciler rıdvan akar’a ve meşhur yazarlar ahmet insel, murat belgelere kadar yayılmış bir şayia…
ne şayiyası, adamlar gerçekmiş gibi yazıyor.
oysa bu çevrelerin ilişkilerini/bağlantıları-nı/dostluklarını en iyi bilen tanıl bora’ya on yıl öncesinden defalarca rica ettim, birküçük not düzeltme yapsalardı bu facialar başıma hiç gelmezdi. üstelik tanıl bora kendi dergisinde nihat genç için “şaibeli nihat genç” deyip kuşkuları daha da derinleştirmişti…
peki bunu niçin yaptılar? ihmal mi ettiler? yoksa sessizlik içinde bu iftiranın dallanıp budaklanması işlerine mi geldi? yoksa yazar kimliğimle bir alıp veremedikleri mi vardı!. bilemem, yorum sizin.
sevgili okuyucu. burada size, rıdvan akar’dan ahmet inseller’e kadar yazılarına konu olacak ve açıkça aleni söylenecek kadar yaygınlaşmış inanılmış bir şaibenin doğrusunu adam gibi yazıp söyledim.
örgütlerden derneklerden üniversitelere ve sokaklara ve gazetecilere kadar kulaktan kulağa nasıl yaygınlaştığını birkaç küçük örnekle aktarmaya çalıştım..
şimdi, itham ediyorum, suçluyorum!
bu kadar kahpece, bu kadar vahşi, bu kadar acımasız bir saldırıyı bana niçin düzenlediler. niçin beni arayıp sormadılar. niçin benim yazılı sözlü açıklamalarıma hiç itimat etmediler.
birgün gazetesi’nde yazar pertev aksakal ve şürekası ve yakın siyaset dostları bir özür, bir yanlışlık, bir. düzeltmeyi onyıllar boyunca niçin yapmadı… sessizlik işlerine mi geldi.. bu iftirayı duyanlar niçin dürüst davranıp bana sormadı..
on yıl boyu kültür/kitap/gazete köşelerini tutmuş insanlar bu iftirayı yaydıkça yaydı. kendimi çarmıha gerilmiş ve beynime bu iftirayla çivi çakılmış gibi hissettim. mağduriyetime kimse sahip çıkmadı. iletişim yayınlarında arkadaşlara, ner-
deyse ağlayarak yalvararak ne olursunuz şu feci durumu düzeltin diye kaç kez ricalarda bulundum.
siz oturmuş dünyanın bu ülkenin en güzel hikayelerini kitaplarını yazıyorsunuz, ama birileri çıkıp “ha o mu fatsa’da cinayetler işledi” diyor.
beni seven koruyan yok mu, bana acıyan yok mu, on yıl boyunca bana bir geçmiş olsun diyen yok.. hayatımı yazarlığımı kimliğimi ahlakımı onurumu şerefimi hedef aldılar ve bir iftirayla nokta atış, beni gençlerin dergilerin yazarların gözünden silmeye çalıştılar.
bir arkadaşım “üzülme nihat genç, bu kahpe sinsi saldırılar seni büyütür” dedi. hayır ben böyle büyümek istemiyorum. benim kitaplarım ortada, yazılarım/kitaplarım büyük.
ve ödp çevresi ve birgün gazetesi çevresi ve iletişim çevresi ve dev yol çevresi, bu dedikodu iftirayı öylesine şehvetle ağızlarını ballandırarak iştahla hazla anlattılar ki..
bugün bu cümleleri benim için söylemek, kaleme almak ne kadar zor, samimiyetim olan, oturup kalktığım, dürüstlüğüne güvendiğim insanları itham ederken bin kez düşünüyorum. on yıldır tartıyorum.. ama gerçek bu, birileri bu iftirayı ortalığa salıverdi, birileri gaz verdi, birileri hiç umursamadı…
işte rıdvan akar gibi üstün bir gazeteci dahi bu iftiralara gerçek gibi inanıp sütununda yazıyor.
sonunda maskeleri düştü. liberal, solcu, özgürlükçü, diye kaç insan hakları bildirisine imza atmışlardır. yazılarında kaç kez kişi hakları insan hakları diye isyan etmişlerdir, ama kendi yaptıkları bu…
bu korkunç iftirayla hayatımı söküp çöplüğe atmaya çalıştılar. yoksulluğu ve onuruyla yazarak savaş veren bir yazara daha ölümcül bir darbe düşünemiyorum. hunharca, keyif için bu iftirayı düzenleyip piyasaya sürdüler, üstelik, kulaktan kulağa, alttan alta, yani sinsice…
peki, bu şayia, bu iftira gelişirken benim kusurlarım olmadı mı? biraz da size bu şayia yayılırken ben nelerle uğraşıyordum, yani, yazarlığımla ilgili birkaç küçük hikaye anlatayım…
leman’a başladığımda daktilom dahi yoktu. bir çanta daktilom vardı ve şerit mekanizması bozuktu. yani tuşlara vurduğumda şerit dönmüyordu. bu yüzden bir başkasının ben tuşlara vurdukça yanımda oturup şeriti eliyle yavaşça çevirmesi gerekiyordu…
tamire götürdüm, ağbi mekanizma değişecek, işe yaramaz, dedi.. bir küçük daktilo alabilmem için yazdığım yazıdan para almam gerekiyor, bunun için de bir ayın dolması gerekiyor.
ben bir ay boyunca tuşlara vurdum, şerit dönmedi. işinden yorgun argın dönen eşim hemen yanıma oturuyor ve ben tuşlara vurdukça eliyle şeriti çeviriyor. bir süre sonra yorgunluktan uyuyakalı-yor. yalvarıyorum eşime, ne olur uyuma, ne olur dönsün şu şerit. belki bileniniz yoktur, ben türkiye’nin en hızlı daktilo yazan daktilo şampiyonlarına katılmış bir yazarım ve daktilomun şeriti dönmüyor… yumruklarım böyle böyle sertleşti.. bir ay boyunca bir elimle tuşlara vurdum diğer elimle şeriti çevirdim.. böyle böyle ıstıraplar korkularla tabiattaki bütün canlılar gibi ben de kabuk bağladım..
ilk beş/altı ay yazılarımı postalayacak bir faksım yoktu, (sonra leman eski faksını gönderdi). faks için postaneye koşuyor, sıraya giriyorum. posta memuru yazının içine bakıyor, inceliyor. sonra fakslıyor. bazen yazının içinde kuşkulu “devlet” gibi kelimeler görünce suratıma şüpheyle bakıp polis çağırıyor postane içinde bir odaya çekiliyorum. yazım okunuyor sonra müsaade ediliyor. yazımı eline alan polisler yüzümü tekmeler gibi konuşuyor benimle.. ne kadar şarkı dinlesem bunları unutamam..
sonra çok yakın bir arkadaşımın bürosundan ricayla çekmeye başladım. her hafta arkadaşı faks için rahatsız etmiş olmalıyım, tavrı şekli değişti. ne zaman faks çekmeye gitsem, bana angarya işler yüklüyor, mesela sabah çaylarını neden demlemediğimin hesabını soruyor, hatta bakkala gönderip sigara aldırıyor. yani bir faks çekeceğiz diye büronun kölesi ofisboy elemanı gibi çalıştırılıyorum. arkadaşım biraz ince biraz kibar olsaydı kimbilir belki daha asil bir insan olurdum.
leman’dan gelen para yetmediği için arada bir işporta yapıyordum. çünkü kitaplar hala pahalı. bugüne kadar kazandıklarımın beşte dördünü kitaplara yatırdım. o günlerde büyük gazetelerden
yazarlık teklifleri geldi ama bağımsız değildiler. o günlerde birçok arkadaşım rapor yazıyor, proje yazıyor, yazarlık dışında da kazanıyordu..
ben kimseye rapor yazmadım, proje hazırlamadım. hayatım boyunca devletten dahi burs almadım, kredi almadım. hiçbir kooperatiflik, ortaklık, şirket işine girmedim. hiçbir partiye danışman olmadım, hiçbir ideolojiye yanaşmadım.. bildiğim tek şey, kızdırılmış bir kalbim vardı, ızgara üstünde ondan akan cızırtılı suyu ekmeğe banıp kitaplar yazacaktım.. öfke doluydum.. kelimelerle yumruk yumruğa konuştum..odun yığınlarını ateşe verir gibi onlarca şöhret delisi esersiz yazarı kahkahalar atarak yaktım.
leman’a başladığımda birkaç çok sıkı romanım vardı ama beni kesmiyordu. kafama koydum. leman’da bu toprakların en güzel hikayelerini yazmalıydım…
odama kapanmaya karar verdim,
günde sadece akşam vakitleri 16-19 arası dışarı çıkacağım, gerisi paso evdeyim.. yüzlerce hikaye. zamandan daha uzun bir süre.. bu yüzlerce hikaye kitaplaşmadan kendime asla yazar demeyeceğim, ■ dedim…
işte ihtiyar kemancı, edebiyat dersleri ve nicesi raflarda dizili duruyor. hepinize meydan okuyorum, sizler bu topraklarda bu hikayelerden daha güzellerini biliyorsanız bana da söyleyin.. tanrılarla peygamberlerle yoksullarla geceler boyu yıllar boyu sevişip süsledim onları… pırıl pırıl… matbaa/ba-sın/dergi işinde otuz yıldır aralıksız çalışıyorum ancak ilk kitabımdan başlarsak profesyonel yazarlığım 20 yılı aşkın…
hayatım boyunca en çok şu eleştiriyi aldım, profesyonel değilsin, kitaplarını tanıtmıyorsun.. evet, doğru ama, kitabımı tanıtmayla geçireceğim bir haftada yirmi kitap sayfası daha yazabilirim.. dedikleri doğruydu, kitaplarımı boğdular, onlar boğdu ben yenilerini yazdım…
psikolojim şuydu, hayatım boyunca not tutmuş insan değilim, olaylar hikayeler duygular kafamda nasıl şekillenmişse o şekilde kağıda geçmeliydi. gençliğim boyunca yaşadığım hikayelerin gerçekliği duygusallığı zihnimdeki canlılığı sıcaklığı kaybedilmeden hemen yazılmalıydı, acelem buydu.. toplantı davetlerine dahi gitmedim. geceleri dışarı hiç çıkmadım. bu hikayeler yazılmalıydı. çünkü türkiye halkı tarihinin en acımasız en kanlı trajik geçitinden geçiyordu, insanlık dışı yüzlerce hikayenin/acı dolu hayatın yüzüne bakan yoktu…
ve şimdi şimdi, yüzbinlerce insan hikayelerimi okumaya başladı.. yurdun ve dünyanın dört bir yanından mektuplar akmaya başladı. bu yüzlerce hikayede cılız bilekli bir yazar dünyayı hırsla alimünyum gazoz kapağı gibi büküyor başka bir insanlık haline sokuyordu… kitap dergilerini/kültür köşelerini/holdingleri tutmuş torpilli yazarlar kitaplarımı yok saydılar… işte yüreğimi yakan bir örnek: ihtiyar kemancı kitabım. henüz üç baskıda… oysa ben o kitabı şarkıların ilahilerin kokulu sularıyla yazdım…
herkes aydın doğanların fethullah hocaların dergisi/gazeteleriyle şöhret olurken, ben ahlağın lezzetiyle kelimeleri örste dövüp kılıcıma su verdim.. beni boğmaya çalışanlar sadece büyük medyanın kültür/kitap dergileri değildi, gücü yeten her bok böceği küçücük dergilerinde kıskançlıktan kuduruyordu…
bakın, mesela, ankara’da çıkan öykü imge dergisi elliye yakın günümüz yazarına, son yirmi yılda en beğendiğiniz on hikaye yazarının ismini söyleyin, diye anket yapıyor.
ve yazarların ağzından üçyüz’ün üstünde günümüz yazarı adı çıkıyor bu üçyüz yazar içinde sadece nihat genç yok. yani bu ülkenin üçyüz’üne dahi giremedik. oysa bu topraklarda en çok okunan, o yazarların hepsinden daha çok okunan yazarım. ve o yazarlar içinden birçoğu bana defalarca delice hayranlıklarını yüzüme karşı defalarca söylemişti, ama, yazmaya gelince, korkuyorlar mı, saklıyorlar mı?..
nerden bilebilirim, bu eziyet verici hikayeleri yazanların, kütükten tezgahtan zekalarını…
bir örnek daha, yine kendine hikaye eleştirmeni diyen ömer lekesiz adında bir herif, hikaye antolojisini çıkartıyor, yüze yakın hikayeci konu ediniyor. bilin bakalım sadece ve sadece kimin adı yok, nihat genc’in.. ne oldu? hangisi yazar, hiçbiri? bu yüzlerce isim nerde? torpille kayırmayla dergi ele geçirmekle yazar mı olunurmuş? olunmadı…
bırakın bu topraklarda hikayeleri en çok okunan yazar nihat genç içini rahatça boşaltsın, edebiyatın anlağını kirleten terbiyesizleri tekme tokat dövsün… onlar arkadaş torpilleriyle, medya desteğiyle, ideolojik dostluklarla edebiyat yaptıklarını zannettiler.
bu topraklarda en çok sansür yiyen en çok ambargo koyulan yazarım ve şimdi size soruyorum, yazar olarak şimdi kimi tanıyorsunuz? hangisinin eserini?
onların beyni iltihaplı! onları, benim gibi yazarlar kırbaçlarıyla dövüp ve boyunlarına yavşak-lık halkası takıp köşe köşe sayfa sayfa gezdirerek tedavi etmeli!
müsaade edin, beni muzaffer bir yazar yapan kelimelerimi kutlayayım. ellerini sıkıp, ayağa kalkayım, onlar bana dünyanın eski yazarlarını ve coğrafyaların en güzel elmalarını getirdi…
onlar ise intihar cinayet piskopatlık bozukluk taşıyan bir yığın zehirli anlaşılmaz metinler ürettiler..
onlar hiçbir zaman gerçek bir yazarın ejderha gibi gürlediğini bilmeden ölüp gidecekler.
ve sonra, 18 yıl kitaplarım için medyaya çıkmadım, kendimin reklamını yapmadım, okuyucuya ekrandan yüzümü göstermedim, 18 yıl sonra, ağır kürek mahkumu kendimi tahliyeye karar verdim, uçmaya başladım…
edebiyatın onuru ahlağı için kitaplarımı yazmaya koyulduğum o 18 yıl içinde, o odada, iftiralarla beni boğup canımı bezdirip kirleteceklerini sandılar. oysa, 18 yıl sonra beynimin bütün damarları çelikleşe-rek hakiki düşmanları tanıyarak dışarı çıktım.
şimdi, yer gök beni konuşuyor, sadece geçtiğim bir ay içinde programın dolu bahanesiyle geri çevirdiğim konuşma davetlerinden birkaçını sıralayayım: iran, ispanya, kazakistan, polonya, hollanda, almanya… yurt içinden hergiin üç/beş davet…
ben kitap üstüne kitap yazdıkça sokaktan gelmiş bu yoksul yazarın karşısında sus pus oldular. ifşa ettim onları, rezil ettim. aydın doğan-lar’ın kucağında oturuyorsunuz dedim. ülkemiz seksen milyar dolar soyulurken oralarda sırf şöhretiniz maaşınız sürsün diye sesinizi çıkartmadınız dedim. bu cümleleri çok sık kullandığım için beni cezalandırdılar, ya iftira düzenlediler ya bu iftiraya sessizlikle katıldılar.
oysa soylu yazarlar iyi kalpli de olmalı.
sonunda dünya gözümle bugünleri de gördüm. hepsinden büyük değerli hakedilmiş bir şöhretim var. müziğe dökülmüş ve müzikten dökülmüş kelimelere kimse karşı koyamaz. insan sesinin en asil çığlıklarıyla kitaplarımı doldurdum.
lütfen şu cümleyi de kurmama müsaade edin, tertemiz bir memleket evladı olmak istedim. onları aydın doğanlar fethullah hocalar maaşlıyordu, beni ise, ortaokul çocukları cep harçlıklarımla her hafta bayiden alıyordu. 0 halde bu gencecik çocuklara, soylu, harbi, lezzetinden yenilmez hikayeler yazmalıydım.
şimdi kendimi bir ağaç gövdesi gibi kabuklarım kabarmış hissediyorum, kuşu da tanıyorum, rüzgarı da, kimse çizemez. bir cesaret bir delilik hevesi neşeyle hiç bitmedi içimde.
özür dilemeyi bilmeyen, düzeltme yapmayan, iftiraya sessizlikle katılan ve alttan alta iftiraya gaz veren insanların vicdan taşımadıkları ortada. vicdansız insanlara küfretmek haybeyedir.
ama içimdeki acıyı tarif için bir küfür geliyor aklıma, gırtlağımı ciğerlerimi yararak çıkmaya çalışan bir küfür, acımı ancak bir küfür tarif edebilir.
kızılay’da geziyor bir deli. üstü başı yırtık saçı sakalı hiç yıkanmamış. özelliği durmaksızın bağırarak küfrediyor. onun kadar rahatım. bazen peşinden gidip sokaklar kaldımla-r boyunca bağıra bağıra söylediği küfürleri topluyorum. çok acı çekmiş bir deliye benziyor, küfürleri ağzının tam ortasından demir bir sopa gibi çıkıyor. ağzını doldura doldura söylüyor, sokaklar küfürleriyle patlıyor.
küfrün güzelliğine bakın! .mına koduğumun ayıları.
böyle küfürler savurdukça melek kadar safla-şıp bir kuş gibi havalanıyorum, .mına koduğumun ayıları. bu küfrün bilgeliğine, ışıltısına, derinliğine, kabadayılığına, hikmetlerine hayranım. nasıl kocaman bir coşku taşıyor. dağ gibi ağır, demir gibi sert ve nasıl yüksek alay taşıyor: .mına koduğumun ayıları.
bu küfre dikkat edin, kafası karışık değil, bu küfür bulanık değil, aksine, canlılık kaynıyor, opera gibi pavarotti gibi söylenmeli…
bu yoksul yazar sırf sizin gibi düşünmediği için katillikle suçladınız onu.. sizler o bokları yerken, bizler, bir köle hareketsizliğiyle önünüzde eğilir gibi mi duracaktık. cinayetle suçladınız, hiç utanmadınız!
ama gazetelerinizde özgürlükçü bilmiş solcu yazılar yazıyorsunuz.. yoksul gençleri kandıran, yoksulların beynini ezip iftiralarla parçalayan bu küstah bu postallı vicdanları kimden aldınız..
türkiye’de sol niye yok, çünkü delikanlı yok. bu iftiranın hesabını on yıl boyunca sizler sormalıydınız, tam tersine, büyük küçük dergi/parti
hepiniz bu iftira kampanyasına doludizgin katıldınız…
utanmaz herifler kaç genci kandırdınız.
işte bu satırlarda sizlerin o pis karanlık iftiracı yüzünüze tükürüyorum. hadi cevap verin. nihat genc’in bu erkek sesi karşısında söyleyecek birkaç cümleniz kaldı mı?
artık siz sokak sokak utancınızdan kaçacak, ben de o katil bozması iftiracı suratınızın peşinden kovalayacağım. sizi bir ömür tekme tokat kovalayacağım.
biz, sizin gibi avrupalı olamadık. sizin gibi insan hakları şampiyonu olamadık. sizin gibi hem solcu hem aydın doğancı olamadık. sizin gibi hırsızlığı aşikar suçüstü yakalanmış orhan pa-muklar’ı destekleyemedik.
kardeşlerim. ben boşluğa hikayeler yazmıyorum.
işte yıllardır size yazılar yazıp beyinlerinizi yıkayanların ruh hastası deli saçması iftiraları, saldırıları, hikayesi.
bir dostoyevski bir dickens romanına benziyor. yüzlerce aydın sokaktan işportacılık yaparak yazar olmuş genç bir yoksul adama, “katil” diyerek suçluyor, boğuyor, ezmeye çalışıyor. alın filmini çekin.
gazetelerini, dergilerini, kurumlarını, odalarını, yönetimlerini, torpillerini, tuttukları her yeri bu iftirayla kuşanıp döşüyorlar. iftira kampanyasıyla benden insanın en büyük desteği ahlağı onuru şerefi kopartmaya çalıştılar.
insan yavrusunu birazcık tanıyabilselerdi… insana dair o derin kuvvetin insanı ne denli heyecanlandırıp uçurduğunu bilirlerdi.
tarihin derinliklerine gömülmüş soylu yazarları birazcık tanıyabilselerdi… 0 yazarların gönderdiği kutsal ayetler gibi kelimelerin bizleri zırh gibi nasıl ebediyyen koruduğunu bilirlerdi.
tarih içinde ezilmiş, dövülmüş, suçlanmış, yere düşmüş, beyni parçalanmış, kovuşturulmuş, yakılmış, iftiralarla örülmüş kaç yüz yazar hikasi okuduk. keşke o yazarların gün ışığına hiç çıkmamış kelimelerinden haberleri olsaydı.. o kelimelerin asırlar sonra dahi hiç çürümediğini… bir elmas bıçak gibi parladığını… başımızda taç elimizde kılıç olduğunu… düştükleri her yeri hala delik deşik parçaladıklarını bilirlerdi…
hayatım boyunca insanlığın o muhteşem yazarlarının kelimelerini aradım. o kelimelerle yıkandım. o soylu insanlar gibi kalleşlere iftiracılara değil… aya mehtaba sevgiliye bahara rüzgara yağmura gecelere ve kelimelere bakarak büyüdüm.
azap dolu koca on yıl geçirdim. çok üzüldüm. canım çok yandı. kaya parçası değildim. çocukluk günlerini durmaksızın kaleme alan bir yazardım.
bilmem söylemiş miydim, çocukların hiçbir inancı yoktur. ne üzerlerine el basıp yemin ettikleri din.. ne uğruna öldükleri bir ülke… çocuklar oyun ister… kahramanca oynamak ister. birinci olmak ister..
böyle bir çocuk tanıyorum çocukluğumdan. topu, inanılmaz çalımlarla çevirir, döndürür, kimse ayağından topu alamazdı. onu yenmek, geçmek, mümkün değildi. birebir tek kale maçlarda hiç yenilgisini görmedim.
onu hiç yenemeyeceklerini anlayan mahallenin çocukları “o var ya, onun annesi orospu” demeye başladı.
bugün gibi hatırlıyorum. çocuk bu dedikodudan habersiz. her sabah erkenden topunu alır kapımızı çalardı, “hadi çıkın oynayalım” diye.. anneler babalar çocuklarını göndermez, onun annesi orospu onunla oynamayın diye tenbih ederdi.
ama ertesi gün çocuk yine elinde top kapımıza dayanırdı…
sonra… mahalle arsasında bir büyük duvar. karşısına geçer tek başına akşama kadar topu duvara vurur… topa öyle hızlı vurur ki çocuklar yüzümüze çarpar diye yanına da yaklaşamazdı!.
tekrar vurur, dönerek vurur, röveşatayla vurur, parendeyle vurur, frikik çeker gibi vurur.
0 çocuk gibi, bu duvarları yıkana kadar topu o duvara bu satırlarda vuracağım..
duvarın karşısında tek başına bir çocuk. çocuğun yeri duvarın karşısı.. 0 yer… karşısında duvar, ayağında top…
hayat herkesin yerini tayin eder..
yazarlar, o kutsal bağımsız eyvallahsız yerlerine böyle yerleşir.
hepimiz biliriz, o duvarları ancak, hayatın yıkamadığı insanlar yıkar.
duvarları surları delememiş toplarınız yoksa… karakteriniz yoktur. üslubunuz yoktur. kimliğiniz yoktur…
son bir müjde, dizlerim hiç çözülmedi. sözlerim hiç kararmadı! kardeşlerim, yorulmadım…

imaj reprodüksiyonu

azurenus | 31 Ocak 2006 09:34

imaj işleme için elimizdeki en gelişmiş araçlardan biri şüphesiz photoshop. ancak büyük ve ücretli olmasına rağmen yetersiz kaldığı konular var. örnek verecek olursak imaj büyükme ve imajlardan noise temizleme derdi en karın ağrıtanları. greycstoration grubu bu konuda küçük bir araç hazırlamışlar. minnacık imajları büyütüp, kirleri temizliyor. inanmazsanız bakın:

[imaj reprodüksiyonu]

Hayatın Anlamı

reoxy | 31 Ocak 2006 09:05

Bildirgeçi reklama alet etmeyi sevmiyorum ama bunu paylaşmadan da duramadım.

msn aşkı

vera_lynn | 31 Ocak 2006 03:34

Şu an saat 03.10.üç buçuk-dört saattir msn den tanışarak başladığım ilişkide bir yandan erkek arkadaşımdan ayrılmak üzereyken, bir yandan da ilk kez konuştuğum annesiyle de chat leşiyordum. msn in bir gün hayatımda birlikteliğimin hem başlangıcı hem sonu sürecinde rol alarak, sonunda oluşmuş bir problemimi erkek arkadaşımın annesiyle de medeni insanlar olarak paylaşmamda araç olacağını hiç aklıma getirmemiştim. bilişim için özel hayata kadar girmesi denilen nokta ve tam anlamıyla msn aşkı dedikleri bu sanırım. ve az önce sonuç olarak bugünün tarihi ile ayrılmış bulununca günlük sayfasına yazmak için bundan iyi fırsat ele geçmez diye düşündüm yazdım.