bildirgec.org

Rende

llus | 31 Mayıs 2003 16:31

Hayatimin en önemli kararini verdiğimi saniyordum. Aradan zaman geçti.Ben durdum baktım… Şimdi ise bu verdigim kararın üstüne bi önemli karar vermem gerekiyor… O zaman çok önem vermeden aldığım için mi yeni bir karar daha almak zorundayım. Oysa önem vermiştim biliyorum, hatırlamaz mıyım… Her düşündüğümde rendeden geçmiş havuç gibi oluyor duygularım. Turuncu bi havuç.. Turuncu yani kışkırtan. Kendimin kendimin herşeyi oluyorum. Kendi kendimin yıkım iştahı oluyorum…

İnsan inanmak istiyor, inanıveriyo işte. şimdi ona mı inanmalıyım, kendime mi, rendeye mi?

aslında bu bir veda yazısı

pHx-hafif | 31 Mayıs 2003 12:38

Olacaktı.

Hafif Uyku’ya, bu sıcak yuvanın tasarımında emeği geçen ve benimle kelimelerini paylaşan herkese en vefâsız şekliyle kuru bir teşekkür edilecek, arkaya bakılmadan gidilecek, sebepler yetim, sonuçlar ‘pHx’ siz olacaktı.

Benim için Hafif’te üstüne ahkâm kesilemeyecek tek bir blog yok.

Kesilen her ahkâm’a verilecek bir cevabım var.

Zaman gelir tek bir cümle zaman gelir sayfalarca yazarım. Verdiğim değeri değiştirmez.

Hayatımda olanlarla, olmuş olanlarla da hayatıma dair tartışamayacağım hiç birşey yok sadece mekân doğru seçilmeli.

Balkonda, Müzeyyen Senar eşliğinde balık yemek..

lothlorien | 30 Mayıs 2003 22:32

Özlem nasıl birşeymiş üç aydır bunu çok iyi anladım. Hiç bu kadar uzun süre ayrı kalmamıştım kimseden. Neredeyse üç aydan fazla bir süredir ailemden ve çok yakın çevremden uzağım, ayrıyım. Evime döndüğüm ilk gün yapacağım ilk şeyhakkında yaklaşık bir aydır düşünüyorum ve en sonunda karar vermiş olmanın mutluluğu içindeyim. Üç aydır duyduğum özlem, yerini müthiş bir heyecana bıraktı ve ben 15 gün sonrasını değil iple, urgan ile çekiyorum. Eve gittiğimi bir tek kardeşime haber vereceğim, o da bana yapacağım organizasyon için yardım edecek ama tek korkum, çenesini tutamaması. Bir kere daha gideceğimi bir tek ona söylemiştim ve eklemiştim “Hülyacım kimseye söyleme süpriz yapmak istiyorum.” tabi eve gittiğimde herkes hazırlıklı bekliyordu beni. Her neyse. Eve gitmeden bir iki saat önce onu haberdar edicem ve o evdeki durumları ayarlayacak, gidip annemin en sevdiği balıktan alıcak. Babam için bir ufak rakı alacak. Muhtemelen eve vardığım saatte ne annem ne de babam evde olacaklar. Sonra balkondaki masayı hazırlayacağım kendi ellerimle. En güzel şekliyle. Sonra babamın en sevdiği sanatçının cd’sini müzik setinde hazır edicem (Müzeyyen Senar). İş sadece play tuşuna basmaya kalacak. Tam o esnada kapı çalacak. Gelenler, biricik kızlarının eve geldiğinden haberi olmayan anne ve baba, yorgun halleriyle kapıdan girdiklerinde bir değişikliğin olduğunu sezecekler ama akıllarına gelmeyecek. Kardeşim onları balkona buyur edecek ve ta ta ta taaaaaam.. 🙂 hemen sarılışmalar, koklaşmalar, ağlaşmalar zırlaşmalar.. Sonra babama göre dünyanın en iyi şarkıları çalmaya başlayacak ve biz balıklarımızı yerken, kardeşim bize garsonluk edecek. Canım annecim, canım babacım, kardeşim, Yağmurcum, Oruççum, Duygu, Aygün, Sezin, İpek.. Çok özledim hepinizi. Gelicem, az kaldı.

We knocked the bastard off !

infuscoare | 30 Mayıs 2003 21:15

İki adam, bir dağ ve incelmiş mavi gökyüzü… Yeni Zelandalı dağcı Edmund Hillary ve Sherpa dağcısı Tenzig Norgay, Everest zirvesine ayak bastıklarında, o sihirli birkaç dakika boyunca sadece bu dört unsur bir anlam taşımış olmalı onlar için. 29 Mayıs 2003’de Everest’ın fethedilmesinin 50. yıldönümü gösterişli törenlerle kutlanırken, 50 yıl önce sabah 11.30’da tepeye ayak basmış olan iki adam bu coşkuyu, gururun bir saniye arkasından gelen geri dönebilme endişesiyle karışık yaşadılar şüphesiz. Zaten neredeyse soğuktan ve yorgunluktan tükenmiş halde, oksijenleri bile bitmek üzereyken, oyalanmak gibi bir lüksleri olduğunu düşünmek gülünç olurdu. Beraberlerinde getirdikleri bir kaç bayrağı ( Hindistan, Nepal, Birleşmiş Milletler ) tepeye diktikten sonra hızla geri dönüş yolculuğuna koyuldular. Dönüş yolunda tepeye çıkmakta olan bir İngiliz ekibinin kampıyla karşılaştıklarında, Hillary’nin diğer ekipten olan meslekdaşına sarfedeceği şu cümle, sonradan dağcıların zafer nakaratına dönüşecekti ; Well, we knocked the bastard off ! Bu dağcıların, dünyanın çatısının, başka bir deyişle Gökyüzünün Tanrıçasının, tabiri caizse, bekaretini elinden almalarından sonra geçen 50 yıl boyunca kaydedilen istatistiklerinden bazılarından bahsetmekte yarar var. 1953 yılında bu iki adama yenik düşen Everest, 50 yıl boyunca yaklaşık 1200 defa daha dağcıların zirveye ulaşmasına izin verirken, yine zirve yolunda 175 dağcının hayatına malolarak intikamını aldı. 1975 yılında Japon Junko Tabei zirve yapan ilk kadın dağcı olurken, 1978 yılında İtalyan Reinhold Messner ve Avusturyalı Peter Habeler oksijen tüpleri olmaksızın ilk kez zirveye ulaşmayı başarmış dağcılar oldular. Bundan iki yıl sonra yine Messner, ilk solo tırmanışı gerçekleştiren dağcı ünvanını aldı. İlk kış tırmanışı Polonyalı Krzyztof Wielicki tarafından 1980 yılında gerçekleştirilirken, ikinci generasyon ilk zirve fatihi ünvanına da, Edmund Hillary’nin oğlu Peter Hillary nail oldu. 42 yaşındaki Sherpa dağcısı Apa, 13 kez zirve yaparak en çok, 72 yaşındaki Japon Yuichiro Muira, bu ay zirve yaparak en yaşlı olarak Everest`e tirmanan dağcı ünvanını almışlardır. Tırmanan ilk evli çift, ilk henüz boşanmış çift, ilk amuda kalkarak tırmanan, sürekli öpüşerek ilk tırmanan…. Bu tür rekorlar ve ilklerin bitmek bilmeyeceğinin en güzel kanıtı ve aynı zamanda başka bir rekor -rekor kırma rekoru- olarak, iki yıl önce sadece bir yıl içinde değişik methodlar ve mazeretlerle Everest’e 189 değişik biçim ve sebeple çıkıldığını ve bunların Guinness Rekorlar Kitabına kaydedildiğini söylemek yeterli olacaktır sanırım. 1852 yılında bir grup İngiliz araştırmacının bir takım ölçümleriyle, Everest’in rakımının 8840 metre olduğu saptanmıştı. Sonraları güncellenen hesaplamalarda 8848 metre konusunda fikir birliğine varıldı. Bu arada, 1924 yılında bir yandan kati yükseklik saptamasını yapmak, bir yandan da zirveye ilk ulaşan dağcı olma emelleriyle tırmanışa geçen, zamanın efsanevi dağcısı George Mallory ve ekip arkadaşı Andrew Irvine de başarılı olamamış, bir daha hiç geri dönemeyen dağcılar arasına girmişlerdi. Taa ki 1999 yılında, zirvenin 600 metre aşağısında bedenleri bulununcaya kadar ki, hiç bir zaman zirveye ulaşıp ulaşmadıkları bilinemeyecek yazık ki. Bundan sadece dört yıl önce, çok sağlam bir hesaplama ile 8850 metrede karar kılınmış. Geçtiğimiz yıllarda Nepal hükümetine verdiği ve hükümetin dudak bükmekte hiç gecikmediği teklifte, Everest Tepesi’ne tırmanışların yasaklanmasını isteyen 83 yaşındaki Edmund Hillary, gerekçe olarak dağda hızla artan kirliliği göstermiş. Kamp artıkları, boşalmış oksijen tüpleri, boşalmış batarya gibi kimyasal atıklardan, Everest’in üzerinde bir Everest daha yükselmekteymiş. Buna şaşmamak gerek, bundan belki 20 yıl önce, zirve civarında ayak izi görmek mümkün değilken, bugünlerde krampon izleri ve kramponlardan geçilmiyor olsa gerek. Ne de olsa şimdilerde tecrübesi olanlar değil, parası olanlar aşındırmakta zirveyi. İyisi mi. akıllı olun biraz demeli, nitekim bu pek denenmiş bir şey değil, ha Everest mi, aman bırakın canım, en az 1200 defa denenmiş….