bildirgec.org

Bryan Winter’ın rezil olma vakası

hafifuyku | 23 Mayıs 1999 05:18

Salon Dergisinde okuduğum bir hikaye, Bir adamın kıl bir e-mail yazması sonucu başına gelenleri anlatıyor.

Washington’da bir hafta sonu. İki adet çok çalışmış insan gece bir dans mekanında tanışırlar. Dans eder, eğlenir ve e-mail adreslerini değiştirirler. Pazartesi sabahı kadın, adama tipik bir Birbirimizi daha yakından tanıyalım mesajı atar. Dikkatle tasarlanmış, fazla üstüne düşmeyen, çok flört etmeyen, ama adamın cesaretini de kırmayan bir e-mail. Aynı tonda bir mesaj yazacağına adam, dürüst davranmaya karar verir ve şöyle der:

Şu anda ciddi ve sistematik bir şekilde hayatımı paylaşabileceğim birini arıyorum. Sen iyi bir insana beziyorsun, ve inan bunu seni kırmak için söylemiyorum, ama e-mail’le 20 soru oynamaya vaktim yok. Cumartesi gecesi beş kızla tanıştım, bunlardan üçüyle ilk kahve randevumu ayarladım ve dansa her gittiğimde yenileriyle tanışıyorum… Üstelik haftada en az üç kere dansa gidiyorum. Önüme engeller koyan kadınları hemen eliyorum. Bunu, kötü bir şey yaptıklarını düşündüğümden, ya da çok kendini beğenmiş olduğumdan değil, sadece vaktimi daha ekonomik kullanabilmek için yapıyorum.

Bu şehirde randevulaşmanın kadınlar için korkutucu ve zor olduğunu biliyorum. Ama şunu bil ki bu erkekler için de zor. Aklında tutman gereken en önemli şey, ilişki kurma işini tamamıyla erkeğe bırakmamayı kabul etmiş binlerce kadınla direkt rekabet içinde olduğun. Üstelik bir çoğu yakında oturuyor…

Belki seninle bir kez dans etmiş olmaktan çok etkilenmiş, ve o banliyödeki evine ulaşabilmek için sana bir sürü e-mail yazmayı göze alabilecek bir erkekle tanışabilirsin. Ama belki de tanışamazsın. Hem, eğer böyle bir insan varsa, ve günün birinde yollarınız kesişirse, bu kadar çaresiz birinin sana verebileceği ne olabilir?
–Bryan Winter

Küstah şey! Kadın ona bir ders vermeye karar verir. Mesajını kesip yapıştırır ve şu metinle birlikte arkadaşlarına yollar:
Bu e-mail’in yüz binlerce genç kadın tarafından görüldükten sonra ona geri dönmesi ümidiyle… Lütfen bir arkadaşınıza iletin.
Onlar başkalarına, onlar başkalarına ve onlar da başkalarına, ve saire ve saire,…

Bir kaç gün içinde mesaj, dünyayı birkaç kez turlamış, tahminen 10.000 kişi (Salon’un yazarı Gentry Lane’in algoritmasına dayanarak) Bryan Winter’in küstah mesajını okumuştu. Mesajı alanların birçoğu üzerine kendi yorumlarını da eklemiş, mesajın tepesine Hasta bu adam!, Ne biçim bir herif bu?, Bu adam vurulmalı! şeklinde cümleler eklenmişti. Mesajların subject satırı sürekli değişse de yukarıdaki metine hep sadık kalınmıştı.

Bir süre sonra birilerinin aklına Washington bölgesinde kimlik tespiti yapmak geldi. Bu sefer e-mail mesajlarına telefon numarası ve ev adresi de eklendi. Telefon numarası enteresan bir şekilde servis dışı olmuş, ama adamın e-mail adresinin aranması sürüyordu. Birden bire ülkedeki bütün Bryan Winters’lar şüpheli konumuna düşmüştü. Aynı sirkülasyona şu mesaj da eklendi:

İsmim -ne yazık ki- Bryan Winter. Günlerdir bu e-mail’leri alıyorum ve artık gerçekten çıldıracağım. Bu terbiyesizin kim olduğunu bilmiyorum, ama ben değilim. Bu yüzden beni lütfen listenizden çıkarın, ve bu mesajı, birincisini forward ettiğiniz gayretle dağıtın.

Makalenin hikaye kısmı burada bitiyor. Gerisini tercüme edip Gentry Lane’e terbiyesizlik yapmaya niyetim yok. Okumak isterseniz tam adresi: şu.

Bu hikayenin bence enteresan kısmı, ne kadar çok insanın kaynağını sorgulamadan hikayelere tüm kalbiyle inanıyor olması. Üstelik nefret ve kınama hislerini bildirmeye de çok meraklılar. Evet, bu mesaj onlara yakın çevrelerinden geliyor, ve onlar da yakın çevrelerine yolluyorlar. Böylece zincirin ilk halkası, forward edenin bu hassas mesele hakkındaki dünya görüşünü öğreniyor. Mesaj, forward edenin duruşunu yansıtarak, aman da ben şöyle bir insanım, böyle bir insanım şeklinde yayılmaya devam ediyor. Bu görüş bildirme furyası da böyle zincirleri günlerce besliyor.

Yarat, bırak, keyfini çıkar, öğret

hafifuyku | 22 Mayıs 1999 10:16

Önce, kim olduğu hakkında en ufak bir fikri bile olmayanları aydınlatalım: Stephen Gary Wozniak, (halk arasında Woz diye biliniyor) Steve Jobs ile birlikte Apple Computer’in kurucularından. Bu ikilinin Dünyanın PC endüstrisine şöyle bir katkıları olmuş: insanlar tarafından satın alınabilir ilk bilgisayarları yapmışlar. Aslında bunları Woz, şahsen tasarlamış ve elde havya yapmış.

Kesinlikle muzip, eğlenceli, ve garip bir adam. Bin bir türlü telefon şakası, lisede okula tik tak eden paketler bırakmalar, üniversitede televizyonda futbol seyredilirken maçın en heyecanlı yerinde parazit yapma aletiyle sporcuları çıldırtmalar. Kısacası her türlü elektronik muziplik ondan sorulurmuş.

‘Woz’niak, Macromedia ve korsan İvanopulo

hafifuyku | 21 Mayıs 1999 05:04

Garip bir hikaye ile ilgileniyorum. İvanopulo isminde Rus bir hacker’ın sitesinde bir yazışma gördüm. Bu arkadaş Macromedia‘nın başında korkunç bir bela.

Çünkü adamların 300 ila 1000 dolar değerindeki programlarını kırıyor, ve kırma programlarını (ki bunlara crack diyoruz) Web’de kolayca bulunabilir yerlere koyuyor. Neyse, bahsettiğim yazışma Macromedia’nın anti-piracy müdürü ile İvanopulo’nun arasında geçiyor. Bu e-mail’lere web’de bolca rastlandığından fazla anlatmayacağım. Özetlersem: anti-piracy müdürü, İvanopulo’nun Web’deki sitelerini derhal kapatmasını ve bugüne kadar sebep olduğu zararın ödenmesi için hemen kendisiyle ilişki kurmasını istiyor. İvan da Kardeşim. Bunları yapmak bizim ülkemizde suç değil. Benim yazdığım programa sen karışamazsın. Onların senin yazılımını kırması sadece bir tesadüf. Diyor. İşte böyle bir kavga… Son olarak müdür İvan’a, Moskova’daki kuvvetlerimizi üzerine saldım, sen artık köpek mamasısın. manasına gelen bir mail atıyor ve İvan’dan bundan sonra gelen mail’leri okumuyor. (Çocuğun sitesi: http://ivanopulo-cracks.da.ru)

Bu hikaye de garip bir şey var, onu daha söylemedim. Macromedia’nın anti-piracy müdürünün ismi olarak Steve Wozniak verilmiş. Kim bu Steve Wozniak? Apple’ın mucidi, hatta namı diğer Woz. Mülti-milyoner olduğu için Macromedia’da anti-piracy (eeh, yeter ingilizce laf sokuşturduğun diyenlere: korsanlık karşıtı) müdürlüğü yapması pek mantıksız. Ama bir yandan da hayatında o kadar mantıksız iş yapmış ki insan şüphelenmeden edemiyor. Aslında bir hacker’ın sözüne güvenmemem gerekiyor tabii, ama çocuk da resmen adamın Wozniak’lı macromedia’lı e-mail adresini vermiş. Niye uydursun ki?
Bir dedektif edasıyla olaya yaklaşalım. Önce macromedia.com’a bakalım. Arama sayfasına gidip, Wozniak yazalım. Elimiz boş dönelim. Altavistaya +wozniak +macromedia (tırnaksız yazacaksınız) yazalım. Belki bir basın bülteni filan düşer. Hayır. Tahminen Macromedia logolu, Mac bilgileri veren siteler çıkıyor. (Macromedia’nın Mac’ler için bol bol programı var.) Steve Wozniak’ın hayatını araştıralım. Bilgisayar dünyasının ünlülerini kim en iyi inceler, Wired. http://www.wired.com‘a gidelim. Tepedeki arama satırına wozniak yazalım yandaki menüden de Wired Magazine seçelim. (İtiraf edeyim, Wired’in kapaklarından birini hatırladım. Peki, Woz nerede? diyordu.) Evet, istediğim makale geldi. Adresi: şu. Okuyalım. Yav, ne kadar enteresan bir adam. Print edelim, yarının yazısını buradan çıkaralım.
Tabii, bu arada Woz’un Macromedia ile hiç bir alakasının olmadığı, CTRL+F basmak suretiyle (hangi browser’ı kullanıyorsanız kullanın) elde edilen, önümüzdeki sayfada arama yapma penceresine, macromedia yazarak, arayarak ve bulamayarak tarafımızdan anlaşılsın. A-aa, Woz’un kendi sitesi varmış: http://www.woz.org. Tabii Macromedia’dan bahseden yok. Ama adamın evinde Web’den kumanda edilebilen ve canlı yayın yapan kamera var. Vallahi sağa sola oynatıp zoom bile yapabiliyorsunuz…
Tamam, başarısızdım. Başarısızlığımı, önce İvanopulo’nun verdiği swozniak@macromedia.com adresine, sonra da ivanopulo’nun kendisine birer mail atarak kutladım. Cinim ya, Macromedia’da böyle bir adres tanımlı değilse mail geri gelecek, ben de İvan’ın yalan söylediğini anlayacağım. Geri gelmedi (buna bounce deniyor, sekmek demek) Ayrıca İvan’a da yazıyoruz, çünkü ne iddia edecek merak ediyoruz. Her halde Sen ne kek bi sörfçüymüşsün öyle diyecek, ama n’aapalım. Bir sürü başka şey öğrenmiş oldum. Umarım siz de…

ilk cypherpunk roman

hafifuyku | 19 Mayıs 1999 03:09

Avatar: Hindu mitolojisinde bir tanrının insan veya hayvan şeklinde yeryüzüne inmesi. Oysa Web’de yavaş yavaş resimli chat programlarının değişik kullanıcıları temsil etmek için kullandıkları ikonlara denmeye başlandı. Kelimenin İnternet dağarcığına katılmasını Neil Stephenson’a borçluyuz. 1992’de yazdığı Snow Crash isimli romanında Avatar kelimesini, insanların Net’e çıkarken büründükleri sanal kimlik ya da persona manasında kullanmış.

Snow Crash, öyle başarılı olmuşki, Silikon Vadisi toplantılarında masaya bir Snow Crash kopyası fırlatıp, İşte planımız bu! diye bağıran şirket yöneticileri türemiş. Neal Stephenson’un diğer bilim kurgu yazarlarından farkı teknolojiyi gerçekten bilmesi. Zaten, transatlantik kablo döşeme tecrübesi olan bir yazardan da böyle kitaplar beklenir. Moda olduğu için teknolojiye bulaşan (Michael Crichton – Disclosure, ıyk!) diğer yazarlar gibi değil. Bir bilgisayardan bahsediyorsa anlayarak bahsediyor. William Gibson’un, ki kendisi Cyberpunk ve Cyberspace terimlerinin mucidi, romanlarını daktioyla yazdığı söylenir. Elbette onu Michael Crichton gibi bilgisizlikle suçlamayacağız, ama bu daktilo meselesi, onun bir önceki jenerasyona ait olduğunu ve teknoloji ile pek de rahat olmadığını gösteriyor. Stephenson’a da bu yüzden post-cyberpunk bilim kurgunun Quentin Tarantino’su deniyor.

Neil Stephenson’u son romanı Cryptonomicon’un çıkmasıyla farkına vardık. Bir kere kitabın ismi çok ilgi çekici. H.P. Lovecraft’in Necronomicon’una benziyor. Lovecraft’in dünyasında Necronomicon, okuyanın öldüğü, lanetli bir kitaptı. Yazar, Cryptonomicon ismini seçerek, ayrıca William Gibson’un Necromancer kelimesini Neuromancer kelimesine çevirip kendi kitabına isim diye koymasına da gönderme yapıyor. Ama bu ismin romandaki işlevi Lovecraft’inki gibi. Hikayeye göre 1600’lü yıllarda bir ingiliz kriptolog tarafından yazılmış ve o güne kadar ustadan çırağa geçegelmiş olan kriptoloji ilmini bütün ayrıntılarıyla anlatmış. Stephenson’un kitabı, kriptoloji konulu bir serinin ilk kitabı. Bu konuda kaç tane daha yazacağını ise kendi de bilmiyor.

Cryptonomicon’un kahramanı -evet, bildiniz- bir kriptolog. Yani şifre çözücü. Hatta bir geek. (Geek: bilgisyarının başından pek kalkmayan, okulda cool çevrelerden sayılmayan, gömlek cebinde her zaman tükenmez kalem lekesi olan şahıs. Gerçi bu romanlarla bu tanımlar da gitgide değişiyor ama…) Ama bu geek’in amacı dünya egemenliği. Evet, bir kaç arkadaşıyla pasifikte bir atollün göbeğinde bir kaç bin ton Nazi altını ile desteklenmiş yeni bir elektronik para icad edip, nuhu nebîden kalma devlet denen şeyleri yerle bir etmeyi planlayan bir adam. Önünde iki problem var. Bir, altının onun olması konusunda herkes hemfikir değil. İki, zaten nerede olduğunu o da bilmiyor. Ve altının yerini bulmak üzere eski nazi şifrelerini çözmek de tabii sadece onun harcı.

Kendisi de bir Geek-Lord olan Neil Stephenson’un kitabını okumayı heyecanla bekliyoruz.

Kitap 917 sayfa ve Amazon.com’dan edinilebiliyor. Daha etraflı bilgi için:
cryptonomicon.com
amazon röportajı
wired makalesi

en eski siber alem fransa’nın idi

hafifuyku | 11 Mayıs 1999 10:16

Sanırım günümüzün ilk siber-kültürü Fransa’da oluştu. İnternet daha normal insanlar tarafından kullanılmaya başlanmadan önce, ve batı dünyasının geriye kalanı BBS denilen nesnelerle meşgulken onların Minitel’i vardı.

2400bps’lik bir modemle Fransız telefon ağına bağlı bir teletext terminali olan Minitel, günümüz ticari İnternet’inin bir nevi atasıydı.
80’lerde inanılmaz bir hızla gelişti, çünkü kurması ve kullanması çok kolaydı. Önceleri sadece milyonlarca telefon rehberi bastırıp dağıtmamak amacıyla başlatılan bu teknolojik atak, başka servislerin de eklenmesiyle daha da büyüdü. Bu servislerden para kazanabileceğini hisseden France Telecom da milyonlarca Minitel terminalini bedava dağıtarak ayrıca akıllılık etti.

Tren rezervasyonundan ev almaya, pizza ısmarlamaktan e-mail çekmeye, chat etmekten fatura ödemeye kadar binlerce servis Minitel üzerinden verilmeye başlandı. Özellikle alışveriş ve ödeme kısımları çok elverişliydi, çünkü güvenlik sorunu yoktu. Yaptığınız harcamalar o ayki telefon faturanıza ekleniyordu.

Sonuçta ortaya vaktini Minitel karşısında geçiren bir grup insan çıktı. Fransa’nın yüzde yirmisi Minitel’i kullanıyordu, ama bazıları (aynen şimdi olduğu gibi) hergün chat’e çıkıyor, uzak mekanlardan insanlarla chat ediyor kısacası bu işi bir yaşam biçimi haline getiriyorlardı.

Şu anda gözümüze eski püskü gözükse de yaklaşık 20 yıldır Fransızların evlerinde duran bu yaşlı makinalar çok işe yaradı ve çok para kazandırdılar. Son sayımda yaklaşık 17 milyon Minitel cihazı ve 25.000’den fazla on-line servis olduğu ortaya çıktı. Minitel üzerinden yılda yaklaşık bir milyar dolar para para dönüyor ve bunun yarısı France Telecom’un oluyordu.

France Telecom bu kadar kârlı bir yere dükkân açınca, tabii İnternet, ki kendisi bedavadır, Fransa’ya girmekte biraz zorlandı. Bir kere Minitel’de buldukları güvenlik İnternet’te yoktu. On-line bankacılık işlemlerini aynı gönül rahatlığıyla yapamıyorlardı.
Fransa Minitel’e yatırım yapmaya devam etti, aynı sistemi daha hızlı modemlerle kredi kartı okuyucularıyla donattılar. Ama dünyada da İnternet salgını başlamıştı ve geri kalmaları düşünülemezdi. Bu yüzden France Telecom, yılların Network tecrübesini İnternet alanında kullanıp Fransa’nın bir numaralı ISS’si olmaya, dünyanın çeşitli dev komünikasyon şirketleri de zaten online alışverişe alışkın olan fransız halkının açlığını gidermeye karar verdiler.

Fransa, İnternet konusunda diğer Avrupa ülkelerinin çoktan gerçekleştirdiği patlamayı ancak geçen sene yapabildi. Bu yavaşlık Minitel kadar İnternet’in çoğunun İngilizce oluşuyla da alakalıydı. Ayrıca bedavaya gelen Minitel’den sonra, bir bilgisayara bin küsur dolar vermek zorunda olunması da Fransız halkının hiç hoşuna gitmiyodu. Bu yüzden, France Telecom ve birçok üretici şirket, Web’e ve Minitel servislerine aynı anda ulaşabilen özel ve ucuz, televizyona bağlanabilir cihazlar üretmeye çalıştılar. Ancak beklenen ilgi bir türlü yakalanamıyor, Fransız halkı İnternet’e ısınmıyordu. France 98’in web’den canlı yayınlanması meseleyi çözdü. 98 yazında Fransa’nın İnternet’i beklenen patlamanın işaretlerini vermeye başlamış, Fransa 1 milyon kullanıcıyla Avrupa ülkeleri arasında üçüncü sıraya yerleşmişti.

Biz de İnternet haftamızı kutlarken, Fransa’nın teknolojik izolasyona karşı çıkıp dünyaya ayak uydurmak için attığı adımların bize örnek olmasını diliyoruz. Bizim izolasyonumuzun tamamen yoksunluk yüzünden olmasına rağmen…