bildirgec.org

tavsan

5 yıl önce üye olmuş, 10 yazı yazmış. 3 yorum yazmış.

Kılavuz

tavsan | 08 Ekim 2002 15:46

Çılgın Pırıfisör Emre Kongar’ın konumu sizin durduğunuz yerden bakınca biraz yüksek gibi görünebilir. Daha iyi anlayabilmek ve değerlendirebilmek için Emre Kongar’ın TRT 2’de, Ünsal Oskay’ın ATV (Siyaset Meydanı)’de katıldığı, Kemal Sunal’ı anma programlarından ikisini kıyaslamalı bir bakış açısıyla tekrar izleyin. Burada iki programa da katılan Hülya Koçyiğit’in tavırları istemeden de olsa, Emre Kongar’ın ve Cumhuriyet’in kendilerinden olmayan herkese gerçek bakışını, anlayışını eleveriyor.

Canımın İçi Rene Descartes

tavsan | 08 Ağustos 2002 11:08

Canımın İçi Rene Descartes, Artık hiç kimse kültür, sanat, bilim vb. sözcükleri birinci anlamlarıyla anlamıyor. İnsanların kültür düzeyleri, sanat anlayışları, bilim kavrayışları arttırılmalı dendiğinde, öğretmenini dinleyen ilkokul öğrencisi konumu alınıp, ‘tehlike’ geçinceye kadar nefesler tutuluyor. Ülkede, 1980’lerde uygulanmaya başlayan liberal politikaların, özellikle varoşlarda yaşayan, eşşekler gibi çalıştığı halde köpekler gibi aç gezinen işçi kesimini getirdiği nokta, işte tam da burası olmalı!… İyi yönetilme yerine, güdülme konumu! Liberallerin varoşlara bakışı, ıslah çerçevesini aşmadıkça, gerçek özgürlük ortamına düzgün yollardan kavuşulamayacaktır. Bunları bir daha tartışmak, bugünlerde liberal-sosyal sentezin sözü edilmese benim de aklıma gelmezdi. Seni de işlerinden alıkoyacağımı biliyorum ama konu Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli!… Belki sen bir çözüm getirebilirsin. Hem bu da bir iş sayılır!… $$$ Liberallerin toplum aşkı son yıllarda bayağı depreşti nedense!… Kentlerin nezih bölgelerine inen çulsuzların görüntüsü mü, yoksa artan adi olaylar mı, rahatsız etti bilinmez, kapitalizmin yarattığı gelir dağılımı eşitsizliğinin, sistemin iyileştirilebilecek bir yan etkisi olmaktan çok, onun doğası gereği olduğu daha anlaşılamadı. Ülkenin ekonomisi düzelse de, bu kesimlerin durumu düzelmeyecektir; çünkü üreten-ürettiren ilişkisi kapitalizmde ters orantılıdır. Eğer liberal saflarda konuşlanıp, ona göre politikalar güdülecekse söylenecek fazla bir şey yok! Ama bir sentezden, bu sentezin ilerici, solcu özelliklerinden söz ediliyor. Ülkemizin ‘değerli’, ‘önemli’ entel’leri, politika üreten kurumların başında haftalardır bu tuhaflığı manşetlerden pompalıyor. ‘İlerici’ gazeteler hedef kitlelerini tuzu kurulardan yana çoktan değiştirdi. Ezilen kesimleri dezenformasyon vb. taktiklerle kendi sınıflarına yabancılaştırdı, sınıfsal savaşımdan uzaklaştırdı. İlericilik bu anlayışın neresinde? Bu anlayışın uygarlığın gelişmesine katkısı nerede?! Üretim ilişkileri kavramını belirsizleştirmeye çalışmasında mı? İnsanların çalıştıkça yoksullaştığı bir sistemde, evrensel adalet sağlanmadıkça dezenformasyon vb. taktikler yayı germekten başka bir işe yaramayacaktır. Liberal-sosyal sentezi benimseyen ‘yeni’ oluşumlar; kültür, sanat ve bilim alanlarında somut hedeflerini ortaya koymalıdırlar; çünkü bu noktada sanatın topluma asıl katkısı ne olmalıdır, sorusu önem kazanmaktadır. Bu soru yanıtlanmalıdır: Ezilen kesimlerin kendi sınıflarını tanımaları: nasıl yoksullaştırıldıklarını, sömürüldüklerini öğrenmeleri gerekmektedir. Bu sentezin uygarlığa katkısı ancak işadamı – ‘entel’ liberallerin çevirdiği dalaverelerin ortaya çıkarılması ve halka anlatılmasıyla olasıdır. Liberal-sosyal sentez oluşumcuları bilgi çağında; bilgi, enformasyon paylaşımının -her nasılsa- engellenmediği, tam tersine bilgiye-enformasyona ulaşımın ucuzladığı, dolayısıyla tabana yayıldığı bir özgürlük anlayışına varmalıdır. Seçmeden önce bunun nasıl gerçekleştirileceğini bilmek hakkımızdır. Ancak o zaman ezilenler sınıfsal savaşıma tekrar katılabilecek araçları edinebileceklerdir. Devlet aygıtının başına geçmeye aday olanlar, oy istedikleri kesimlere yukarıdaki hedefleri gerçekleştimeye yönelik somut programlarla giderlerse daha inandırıcı olurlar, ayrıca sözlerini tutarlarsa uygarlık adına ilericiler safında yer alırlar. Solculuğa gelince… O kişilerin / kurumların durduğu yere göre değişir! $$$ Şimdi bu olan bitene sen ne dersin, Rene’cim… Senin de hiç sesin soluğun çıkmıyor, bugün! Hayret bir şey doğrusu!

SHOWHABER

tavsan | 24 Nisan 2002 15:37

Yurttaşlar şunu iyi bilmeliler ki, Show TV’de yayınlanan ‘Dünyada Bugün’ programı sunucusu Showhaber devrimci hareketine büyük ihanet içindedir.

‘TEM otoyolunda dombaylar yuvarlanırsa ne olur’, ‘uluyan porsuk bir puanı nasıl verir’, ‘kestanecinin kestanesini ilk kim çizdi’ konulu haberler hani nerede… yani nerede ise izlenemiyor çünkü yurttaşların gözü fena halde kamaşmış durumda. Bu kamaşma, gecenin o vakti, ancak parmak uçlarıyla koltuk altlarını karıştırıp koklayarak düşünebilen, bundan cinsel bir haz duymayı başarabilen yurttaşların bir bölümüyle ilgili değil elbette!… Tamamen, söz konusu sunucunun Türkiye televizyonlarının en güzel, en göz kamaştırıcı kızı olmasıyla ilgili…

Akvaryum Aydınları

tavsan | 26 Mart 2002 22:07

Fransız düşünürleri doğadaki kusursuz dengeye uyacak, onu model alacak bir öğretinin toplumsal olana (ekonomi vb.) uygulanmasıyla doğru olana ulaşılacağını varsaymışlardı. Güçlü olanın, değişime uyum sağlayanın varlığını sürdürebildiği bir toplumsal organizma düşünülmüştü. Bu öğreti ister istemez doğada bir beynin var olup olmadığını düşündürdü; doğadaki kusursuz ve mutlak olduğu varsayılan denge us ürünü müydü?

Mürekkep balığının adından anlaşıldığı gibi mürekkep benzeri bir sıvı salgılayıp düşmanlarından kaçabilmesi / korunabilmesi onu diğerlerinden ayıran en büyük özelliği… Bu sayede evrime ayak uydurabilmiş ve varolmayı başarmış bir canlı… Zürafayla tanışıklığımızı da boyunun uzun olmasına, gereksinim duyduğu besinin, diğer hayvanların ulaşamayacağı -ve dolayısıyla tüketemeyeceği- yerlerde bulunmasına borçlu olabiliriz. Bunlar ne us ürünüdür, ne de kurulmuş ve tasarlanmıştır.

ESKİ-YENİ

tavsan | 26 Mart 2002 22:06

Genel anlamda başarılı olmanın bilinen, daha önceden pek çok kez denenip bulunmuş yolları vardır. Bu yolların dışında izlenecek herhangi başka bir yolu asla onaylamayız. Biz bu mevkilere gelebilmek için çok uğraştık, çalıştık. Senin bu tepeden inme, kestirme yolların… Sen verili dizgeye uyum sağlamayı kolay mı sanıyorsun?! Bunca yıl biz, boşuna mı emek verdik, yorulduk?!… Aynı yollardan sen de geçeceksin elbette! Bak yoksa dışlanırsın! Üstelik bunca yıllık birikimi reddedecek adam da değilsin! Bu birikim senin aklının ucundan bile geçmeyecek ayakoyunlarıyla kazanıldı. Bu düzenin sahibi bizleriz: biz onun uygulayıcıları… Hayata atıldığımızda bu düzen tüm acımasızlığıyla hüküm sürüyordu; kurumlarıyla; kurallarıyla aleyhimize işliyordu. Çok zorluklar çektik; doğru… yine de onun dişlileri arasında varolabilmek için onu yıkmamız gerekmedi. Çünkü sınırlarımızı aşmak, evrensele ulaşmak gibi olmadık yetenekler sergilememiz istenmedi. Sadece uyum özelliklerimizi geliştirmeliydik. (En zoru bunun ayrımına varmaktır; bu iyiliğimi unutma!) Gerisi çorap söküğü gibi geldi: önce onu kullanmayı, sonra yönetmeyi öğrendik.

İKİZ KULELER

tavsan | 22 Mart 2002 14:39

Şu NY’un siluetini bozdukları için gerçekten çok üzgünüm. Kulelere çarpan ikinci uçağı, tam cepheden gösteren görüntü aklımdan çıkmıyor. Her seferinde ‘Ah!’, ‘Oh!’, ‘Vaşş!’ sesleriyle tekrar tekrar ‘şaşırıyorum’. Bu seslerin getirdikleriyle bende öyle serbest çağrışımlar yapıyor ki… Umarım olaya farklı bir açıdan bakmanızı sağlayabilirim.

Bir zamanlar sıkça uğradığım bir ‘pub’ vardı; ‘Erich’s Pub’… Bir gece; geç bir saatte kalbi pamuktan, kadife kulaklı bir tavşan olduğum halde kapıdan içeri girdim. ‘Pub’da çalışan Fin’li Cathy dışında kimsecikler yoktu. Alışık olduğum yere değil, nereden estiği bilinmez bir sezgiyle barın içini görebileceğim yan tarafa oturdum.

‘İçki içmeye başlamak için geç bir saat!…’ dedim, iplemedi…

Hemen bir bardak bira doldurdu; çok konuşmasın diye herhalde… Sizden iyi olmasın, Cathy’i severdim; uzun boylu, sarışın bir kızdı. Uzun boylu derken 1.85-1.90 falan… Boru değil, Kız… Çok ciddiyim; böyle şeylerin şakası olmaz. Seks ciddi bir konudur; lütfen hafife almayın!

Cathy yüzü kıpkırmızı, üstünde sürekli beli açan ‘blue jean’ ve yeterli kumaş kullanılmadan üretilmiş bir t-şört’le temizlik yapıyordu. ‘Pub’ın müdavimleri hemen karşıdaki kampta kalan Birleşmiş Milletler (BM) askerleriydi. Cathy’nin sık sık külotunu çıkarma alışkanlığı olmadığını bilirdik.

İşini bitirince Cathy, dış kapıya doğru gitti. Bahçe ışıklarını söndürdü, kapıyı içeriden kilitledi. Kapıya yakın ışıkları iyice kıstı. Kapanma saati geçtikten sonra içeride hala müşteri varsa böyle yapılırdı.

Ben ‘Erich yok mu?’ diye soracak oldum. Birşeyler mırıldandı ama anlamadım. Ne önemi var mırıldandı ya!… Mır mır… Arkalardaki odalardan birine girdi. Az sonra uzun bacaklarını sergileyen bir miniyle çıkageldi. Yeterince uzun değilmiş gibi bir de topuklu ayakkabı giymişti, iyi mi?

Biradan bir iki büyük yudum aldım; ağzım kurumuştu, kalbim kuş tüyü yastık gibi dağılmak üzereydi. O gayet sakin bir sigara yaktı. Oysa olağan hiç bir şey yoktu. Sonra arkası bana dönük olduğu halde ayakkabısına doğru eğildi. İşte o anda ‘By clicking above you confirm to view explicit material!!’ yazısı çıktı… sandınız değil mi? Bu bir gerçek Sayın Okurlar… O ana dek, hayatım boyunca, bir kere bile gerçek bir sarışın görmemişim ben. O hüzünlü anı anımsadıkça gözlerim yaşla dolar. Bilirsiniz tadı hoşunuza gitmez, fakat vazgeçemezsiniz de… İki arada bir derede çırpınır durursunuz.

Her anlamda sarışın kızlara olan zaafım o ilk çarpılmadan sonra gelişti. Gözüm başka bir şey görmez oldu.

Siz de diyorsunuz ki, Dünya Ticaret Merkezi’ni yıktılar. Şimdi Usame Bin Ladin’I suçlayabilir misiniz? Cathy beni suçlamadı; hafifletici nedenim vardı. O uzun uzun kuleleri nasıl yıktığımı bir ben, bir de Cathy bilir!… Zor iş; tavsiye etmem! O bakımdan yatay mimari’yi tutarım; yatay mimari iyidir.

KAMUOYU ARAŞTIRMASI

tavsan | 22 Mart 2002 14:36

Bu aralar yoğun biçimde bir kamuoyu araştırması üzerinde çalışıyorum. İnşaat sektörü, siz de bilirsiniz, ekonomide en ufak bir hareketlenmeden etkilenen lokomotif sektörler arasındadır. Sanayinin, turizmin vb. canlanmasından dolaylı ve/veya doğrudan olumlu yönde etkilenir. (Örneğin bu yaz turizm gelirlerinin artmasıyla yeni yatırımların gündeme gelmesi vb.) Öte yandan son bunalımlarla öyle küçüldük ki, belki bu hareketlenme 1 yıl gecikebilir de… Emek yoğun bir sektör olduğu için istihdam olanakları diğer sektörlere göre daha geniştir. Bu işin olumlu yanı. Araştırmama, önce birkaç inşaat şirketine gidip, çocukların görüşünü alarak başlamak istedim. Görüşme için sekreterin yanında beklerken kız, ağzında bir sakız, tırnaklarını törpülüyordu. Sanki varlığımdan habersizdi; geldiğimden beri bir kere bile yüzüme bakmamıştı. Az sonra uzun, karanlık koridordan başı yana eğik, uzun boylu bir oğlan çıkageldi. Sıkılgan bir ifadeyle hiç bir şey söylemeden dış kapıya yöneldi; çıktı gitti. Kız belki ilk defa yüzüme bakarak koridoru gösterdi parmağıyla, ’20 numara!…’ dedi. Masanın altından ‘şak!’ diye bir ses geldi. (Şu şıpıdık ayakkabılardan…) Aslında o anda içime bir kuşku düşmedi değil!… Sonrası tam bir korku filmi gibiydi… Koridor serin ve loştu. Önümde uzayan koridoru, ayaklarımın altına serilmiş kırmızı halıya baka baka katederken bildiğim bütün sure’leri (Usame Bin Ladin çarpsın ki…) okudum. Kapıyı saygıyla çaldım; içeriden yanıt gelmeyince açtım. Tam bir devlet dairesi dekoru… Oturduğu koltuk yırtıktı. Gömleğinin içinden göbeğini kaşıyordu. Yüzünü pencereden, nemli ve sigara dumanlı odaya süzülen ılık günışığına vermişti. Koltuklardan birine iliştim. Birden bana döndü, çok düşünmüş gibi bir ifadeyle (aynı Mustafa Topaloğlu) ‘Kaç para istiyorsun?’ diye sordu. O anda kafam allak bullak oldu. ‘Ne ulan, kaç para?!’ diye düşündüm haliyle… Öte yandan bir yanıt vermeliydim. Aklıma Aziz Nesin’in ‘Du bakali ne olcek!’ öyküsü geldi. Bu kadar olumsuz izlenimden sonra madem buraya kadar geldik bari ucuza gitmeyelim düşüncesiyle, ‘İki…’ demiş bulundum. Herif ‘Yuh!.. dedi, ‘…ohaa! Sen naptın yaaa!’ ‘Naptım ben yaaa!’ diye düşünürken, Herif: ‘ Sen bu kafayla… Ohoooo!’ dedi tekrardan. Bu adamı kışkırtmak için pek uğraşmadım aslında; Adam zaten ‘kışkırıkmış!’ Ayağa kalktı: ‘Kriz var, kriz!… Bakmadın mı hiç gasteye?…’ dedi. ‘O zamaaan… 1,5…’ dedim. Adam ayakta, iki eli belinde dışarı bakıyordu. ‘İyi, iyi… Bir… 750… 500…’ dedim ‘tık’ yok! ‘500, ulan 500…’ diye bağırdım… İçimden… Olsun ama yine de bağırdım sayılır. Daha doğrusu bağırmış kadar oldum. Herif: ‘Sen daha çok inersin..’ dedi. ‘200 ulan!…’ dedim bu kez… Adam, ben ne zaman ‘ulan!’ dedim, o andan itibaren benle ilgilenmeye başladı. Birden kıymete binince biraz şımarmış olabilirim ama kendimi büsbütün kaybetmedim. ‘Tamam!…’ dedi, ‘…aldığımız ilk işte seni arıycaz.’ Keşke, ‘250…’ deseydim değil mi?*** Bir başka görüşmede yeni mezun bir meslektaş kendini anlatıyor. Ben yandaki koltuktayım. Görüşmeyi yapan belli ki, proje müdürü; şantiye şefi arıyor… Anlıyorum ki, çocuğu kırmak istemiyor.: ‘Hakediş yapabilir misin?’ ‘Hıı!… Evet, tabii…’ ‘Onu, şunu ve bunu yapabilir misin?’ ‘Hı hı… Evet, tabii… Neden olmasın?’ Çocuk her şeyi yapıyor; kendini çok iyi yetiştirmiş!! Oysa ondan başka herkes biliyor ki, yapamaz. Bu iş yazıcıdan çıktı almaya hiç benzemiyor çünkü. Belki yapabileceği tek şey işçilere moral destek vermek olabilir. Bu da az şey değil hani!: ‘Haydi çocuklar! Size güveniyorum, akşam olmadan bitirelim şu işi… Hu huuu! Demirciii nerdesin?!’ Bunlardan bir 10 bin tane var rezervde… Herhalde turşusunu kuracaklar.

Amerika’nın Keşfi

tavsan | 16 Mart 2002 17:48

*** Özdal TAVŞANLI

Şu Amerika Birleşik Devletleri denen tuhaflığın Dünya’nın yazgısında bunca etkin olabilmesi ne büyük bir talihsizlik! Onun bizi topuyla, tüfeğiyle, parasıyla içinde yaşamak zorunda bıraktığı bu ‘anlamsız’ sisteme karşı koymayalım da, ne yapalım?! A.B.D’nin; faşizm, komünizm benzeri bir yönetim biçimi olmadığını savunsa da giderek onların yöntemini kullanmaya başladığını daha açıkça görebiliyoruz. Son terör olaylarında bazı kısıtlamaların gündeme getirilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir gelişmedir. Elektronik postalara, banka hesaplarına anında el konulmuştur. Kimi bu kısıtlamaların gerektiğini savunabilir ama buradaki çelişkinin varlığını yoksayamaz!…

İş / Para

tavsan | 16 Mart 2002 17:48

***

Özdal TAVŞANLI

Bir gün çevreyi dolaşıyorum. İş güç yok!… Öylesine yürürken meğer durağa gelmişim. İki birbirinden sarışın ve güzel hanım aralarında ‘dubrja sbrejinka’ diye konuşuyorlar, ilgimi çekti; kimin çekmez. Biri diğerinden biraz daha uzun ve yaşça büyük görünüyor fakat tamamen yanılıyor olabilirim çünkü algılama yeteneğimin sınırlarındayım; yüreğim birdenbire öyle çarpmaya başladı ki…

Her şey şıpıdık terliğe benzeyen şıpıdık, yüksek topuklu ayakkabıları üzerinde yükselen pembemsi ince topuklarında başlıyor. Ayaklarının bakımı öyle benzeşiyor ki, aynı tornada mı biçildiniz mübarekler… öhöm! Neyse, ayak bileklerinden yukarı epilasyon gerektirmeyen sarı cılız tüyler serpiştirmiş Allah… Ama dizlerine kadar çıkamıyorsunuz paçaları yırtmaçlı blue jean’leri sarmış orayı… Evet, bahçıvan paça!… Olsun, bacakların biçimini gizlemiyor bu! Tersine tuhaf bir çağrı duyuyorsunuz içinizde çünkü o küçük yırtmaçların kenarında bir ‘Buradan Açınız’ yazısı eksik!

Paha Biçilmez Hayat Dersleri

tavsan | 16 Mart 2002 17:48

*** Özdal TAVŞANLI

New York Üçlemesi (New York Stories) adında bir film vardır: İlki Martin Scorsese’nin yönettiği; Nick Nolte (Lionel Dobie), Rosanne Arquette (Polette)’in oynadığı ‘Hayat Dersleri’ (Life Lessons)… Steve Buscemi (Rezervuar Köpekleri’ndeki Bay Sarı) ise Lionel’in deyimiyle komedyen, Polette’in deyimiyle gösteri sanatçısı rolünde… Filmin bir yerinde bu komedyenin gösterisini sunduğu bir bölüm var. Hareketli spotlarla aydınlatılmış metro raylarının üstünde ve kolonları arasında dolaşarak bir hikaye anlatıyor. İzleyiciler, New York’un kaymış sanat çevreleri, gösteriyi biraz yukarıdan izliyorlar. Polette’in mekanı buralar… Lionel da onunla… Hikaye şöyle: ‘…sorun aramıyordum. Evet, bazıları gerçekten bunu yapıyor ama ben değil!… Bir keresinde sokakta yürüyen bir adam gelip ayağıma bastı. Bir kazaydı; istemeden oldu ama bir şey söylemedi. Ben, ‘Özür dilerim!’ dedim. Bana döndü ve evet, evet ‘…ne var?!’ dedi bana… ‘Tamam, tamam unut gitsin!…’, dedim. Adam ayağıma bastı diye onunla kavga mı etseydim yani!… Tamam… Onunla kavga ettiğimi varsayalım… Diyelim ki şanslı çıkıp onu öldürdüm… Ve sonra polisler çıkıp gelir ve derler ki ‘Onu neden öldürdün?’ ‘Çünkü e!… E, ayağıma bastı!’ (Burada millet gülüyor…) Buna kendini savunma demezler… Bilmiyorum beyler! Bugün uyandım. Yani hep uyanığım… Bugün uyandım ve epey garip hissettim. Bilirsiniz gerçekten garip çünkü hiç üzülmüyordum; mutsuz değildim; kızgın da değildim; iyi olduğumu da söyleyemem. Kendimi yalnızca biraz ortalama… Yani yanlış anlamayın… Ilımlı biri değilimdir; sevmem! Biri nasılsın diye sorar, dersin ki, ‘Şey idare eder…’ Suratına bir tokat vurmak istediğini hissedersin. (Millet nedense burada da gülüyor…) Şöyle ya da böyle bugün kendimi ortalama hissediyorum ve bugün kendimi gerçekten beğendim…’ Lionel Dobie New York’da epeyce tanınan deneyimli bir sanatçı… Üç hafta içinde bir tablo hazırlaması gerekiyor. Yapımcısı onu sürekli sıkıştırıyor. Polette ise 22 yaşında, ne olduğundan pek emin olmayan bir ressam… ‘İyi miyim? Yeteneğim var mı? Yoksa boşuna mı uğraşıyorum!…’ gibi dertleri var. Kendisini bulunduğu çevrelerde ‘Polette’ diye tanıtıyor… ‘Polette ne?’ diye sorduklarında, ısrarla ‘Sadece Polette…’ diye yanıtlıyor. Lionel Dobie iki de bir kızı sevdiğini ve onun için herşeyi yapabileceğini, hatta sanatı bile bırakabileceğini söylüyor. Onunla yatmak istiyor; kız defalarca reddediyor. Adam kızla ilişkisinde akılalmaz nedenlerle inişli çıkışlı bir rota çiziyor. Her reddediliş onu sert bir müzik eşliğinde tablosunun başına döndürüyor. Yine bir nedenle kızın odasına girdiğinde, saçmasapan konuşurken birden ‘…ayağını öpebilir miyim?’ diye soruyor. Kız ‘Sapık!…’ diyerek hemen ayağını örtünün altına saklıyor. Adamın yanıtı ne, biliyor musun? ‘Özür dilerim, kişisel değil!…’ Kızın kaldığı oda, stüdyoya bitişik… Ortak duvarda bir çember var ve onun da yukarısında pencere gibi açılmış bir delik… Evet, orada Kadın yatıyor. Işık yanıyor, sönüyor; perde örtülüyor: sembolik görüntü duruma göre değişiyor. Adam yanlışlıkla basket topunu oraya kaçırıyor falan… Ama gerçekte Adam kendini hep baskı altında tutuyor. Bir sahnede karşısında yarıçıplak duran kıza ‘…sana saldırmama ne engel oluyor, ah, bir bilebilsem!’ diyor. Kız: ‘Ne?! Saldırmak mı?’ diye yanıtlıyor. Bir başka sahnede bu kez Lionel’ın sanat çevrelerinde, bir kokteyl sırasında kızla kavga ediyor ve kız stüdyoda, misilleme yaparak başka bir erkekle yatıyor. (Bir Yeşilçam filmi olsaydı buradan hapishane sahnesine geçilirdi.) Kız içerde partide tanıştığı ve kavga nedeni olan o herifle oynaşıyor. Lionel tablosunun başında, müziğin sesi oldukça yüksek… Yukarıdaki pencereden ışık süzülüyor stüdyoya… İçeriden gülüşmeler, fısıltılar geliyor. Lionel tekrar tablosuna abanıyor. Az sonra tekrar baktığında pencereye, ışığın söndüğünü görüyor. Filmin sonlarına doğru Polette, New York’da yapamayacağını anlıyor ve gitmek üzereyken şunları söylüyor: ‘Bir kere bile odama girdiğinde bana kötü bir ressam olduğumu söyleyebilirdin!’ Lionel da sertçe ‘Sakın bana akıl vermeye kalkışma!’ diye azarlıyor kızı… Kız stüdyoyu terkediyor. Lionel ‘Ah gençler! Onun gibiler hep gelip geçicidirler. Birini bul, sanatın için buna ihtiyacın var!’, diye mırıldanıyor. Sonra bu söylediğine inanamayarak boyalı eliyle ağzını kapıyor. Son sahne, ünlü sanatçı Lionel Dobie’nin bilmem kaçıncı sergisinin tanıtım kokteyli… Kutlamaları karşıladıktan sonra Lionel o tablosunun önüne geliyor. Ve bu kez esmer bir kızdan -orada görevli- bir içki alıyor. İçkisini yudumlarken kız onun içki içtiği eline dokunuyor. Lionel: ‘Neydi bu?’ Kız: ‘Şans için size dokundum!’ L.Dobie: ‘Benim için mi?’ Kız: ‘Yo hayır, benim için!… Belki bana da bulaşabilir dedim.’, L.Dobie: ‘Sanatçı mısın? Kız: ‘Hayır, sanatçı olan sizsiniz, ben ressamım… Yani deniyorum, bunu söyleyemiyorum.’ L.Dobie: ‘Paran var mı, peki?’ Kız: ‘Burası New York; pahalı bir şehir!’ L.Dobie: ‘Ama en iyi şehir!… Az para kazanıyorsun değil mi?’ Utanarak gülüyor kız. Sonra kamera kızın kırmızı dudaklarına, boynundaki bir kas kümesinin gerilmesine ve ellerini heyecanla ovuşturmasına yakın plan daldırıyor bizleri… Lionel Dobie’nin gözünden… Film, en sevdiğim film tümcelerinden biriyle bitiyor: ‘Ben de bir yardımcı arıyordum. Oda ve stüdyoyla birlikte paha biçilmez hayat dersleri de alacaksın. İşe kimin ihtiyacı yok ki!…’ Kız ‘Oh Tanrım!…’, diyebiliyor ancak…