bildirgec.org

Ringa

5 yıl önce üye olmuş, 6 yazı yazmış. 4 yorum yazmış.

He – Sessiz Fruitcake

Ringa | 30 Eylül 2003 23:23

Koltukta öylece yatıyor. Saat altıdan beri orada öylece yatıyor. Yediyle sekiz arasında onu defalarca öpüyorum. Ama hiç tepki vermiyor. Ona ne oldu bilmiyorum. Şu anda koltukta öylece yatıyor ve Galatasaray/Real Sociedad maçını izliyor. O koltukta bi şeye yakalanmış sanki. Kalkamıyor. Arkam ona dönük bilgisayara bakarak oturuyorum. Tüm arkadaşları intihar etmiş. Benim zavallı yavrucum. Hayatı boyunca ölümden korkmuş, biliyorum. Şimdi başı dönüyor. Durmadan dalgalanıyorum diyor; sabrım tükenmek üzere diyor. Gözleri ela onun. Benim arkadaşlarım intihar etmediler. Hepsi tikiydi. Hepsi hepsi bir yerlerde şimdi. Benden uzakta. Olmaları ii. Çok çok uzak olsunlar benden. Delik deşik Kalkmıyacak biliyorum. O koltuğa yapıştı kaldı. Karaya vuran dalgaların sesini dinlettim biraz evvel maç arasında; hoşuna gitti. Bu yaz belki Olympos’a gideriz. Belki… Hala beraber olursak. Çünkü ben daha fazla dayanamıycam. İki yıl, yedi ay, ondört gün. Tüm bu zamandan nefret ediyorum. Bu kadar farklı olmamızdan nefret ediyorum. Onun bir orta parmak olmasından nefret ediyorum; Ben devamlı işaret parmağı olurken ve arkadaşlarımın çoğu yüzük parmağı olmaya çalışırken. Galatasaray gol attığında bile sadece kolasından bir yudum alıyor. Uyuz! Ben Nihatçıyım zaten. Renk körü oldum maç boyunca. Yalan Rüzgarında oynayan alkolik karılar gibi gizlice vişne suyuma votka katıyorum. Votka şişesi yarıya indi ama hiç bi şey olmuyo. Ona söyleyemiyorum. Öylece içimde kalakaldı. Söylersem ne değişir? Koltuktan kalkar mı? Anlamazsa polis çağırcam. O kadar da yakışıklı değilsin diye bağırıcam. Varolmasaydın çok çok daha mutlu olurdum Barış!!! diye….. Gol atmak için komik bir zaman. Ama umurumda diil. Ben bir Beverley Hills 90210 bölümü seyrederim mutlu olurum. Gerçekten komik bi şey olunca da oturur ağlarım. Umurumda diil. (Real gol atmış ama ben kaçırmışım. Sesi bile çıkmıo minnoşumun. Sessiz Fruitcake’im)

Christiane F. Eroin ve Hastane Güncesi

Ringa | 18 Eylül 2003 17:49

Pazartesi günü hastanede bir yatakta yatmış, Judith Butler’ın Gender Touble adlı kitabını okuyorum. Uluslararası bir öğrenci topluluğunu peşinden sürükleyen 90’ların alt. kültürünün akademik super-star’ı Judy, bir anda feminist bilincimi uyandırıp bende geri dönülmesi imkansız derinlikte fikirler uyandırıyor. Öyleki ancak ağaçların çıplak kökleri ve yeni yıkanmış toprakla iletişim kurabileceğimi hissediyorum. O kadar derine yani. Ve vücudumun derinlerinde bir yerde açılmış bir yara enfeksiyon kapıp kalbimi zehirliyor. Serumlar ve ağrı kesiciler içinde bir hastane deliğinde yatarken otlar ve köklerle ilgili hayaller kurmak bana iyi geliyor mu bilmiyorum ama arada bir odaya girip nasıl olduğuma bakan genç hemşireye iyi geleceği kesin. Yeni yağmış kar kadar bembeyaz çünkü o. 90% saf sabunlar kadar duru ve buğulu. Nereden geldiğini ve nasıl bir hayat sürdüğünü merak ediyorum; ne kadar korunduğunu ve kaderi cam bir fanusun ardına konup saklanmakken nasıl da evinden kaçıp tüm bu iltihap, kan ve ceset dünyasına dalıverdiğini. Sanki bu bembeyaz kadın aslında esrarengiz, cüretkar ve tehlikeli bir duygunun peşinden koşuyor. Sanki sadece cennetten atılmış meleklerin görebildiği bir manzara var gözlerinin önünde, tüm bu yaralı ve iltihaplı bedenlerin içinden fışkıran, lav gibi cazibe püskürten, tepesinde kara bulutlar dolaşan lanetli bir dağ manzarası. Bu yüzden onunla iyi geçinmeye çalışıyorum. Diğer kumral hemşireye yaptığım gibi serumumu değiştirmeye çalıştığında gereksiz yere mızmızlanmıyorum, televizyonun kumandasını ulaşamayacağım bir yerde unutup yanımdan ayrıldığında içimden deliler gibi küfretmiyorum. Çünkü biliyorum, onda anladığım ve saygı duyduğum bir dalgınlık hali var. Bir tırtılın kelebeğe dönüşmeden önce ki o, kozanın içinden yeni çıkmış, ama henüz dışarıya alışamamış, arada kalmış, kayıtsız hali. Kana bulanmış eldivenlerini çıkartan, cerrahın ameliyat ışıkları altında terleyen alnını ufacık bir mendillen silen, aklı havada bir kadının, kendi ölümünü düşünüp, ona asılan erkekler ve aşağılayan başhemşire ile diğer sorunlar arasında sıkışıp kalmaktansa bambaşka, hayal bir dünyaya dalıp tek göğüslü bir amazon gibi atının üzerinde dövüşüyor. Çünkü arada bir gözlerinde bir anlık tehlike parıltısını görebiliyorum. Geçen gün Barış, elindeki çiçekleri, sonuna kadar suyla doldurduğu vazoya bir anda sokuşturduğu için dışarı taşan ve yatağın yanındaki masayı ıslatan suyu gördüğünde tüm beyazlığı ve kayıtsızlığıyla mendil kutusundan bir mendil çekti ve masayı kuruladı. Ama dalgın gözlerinde TEHLİKE – TEHLİKE yazısını okuyabiliyordum. Çünkü o anda eminim ki hayallerinde eline bir bıçak almış bıkmadan usanmadan sokup çıkartıyordur Barış’ın kalbine. Tek bir flaş çakıyor gözlerinin dümdüz, sakin mavisinde, saniyelik bir Tsunami kopuyor ve o saniye içinde kadının aklından neler geçtiğini gırtlağıma dayanan bir bıçağı hissettiğim gibi hissedebiliyorum. Bilmiyorum belki Sylvia Plath okumalıyım. Akli dengemi kaybetmemiş olsam da Plath, kalbime akademik, ciddi tartışmalardan daha iyi gelebilir. Herkes Judy’i okumam gerektiğini, bir kaç kitabını okursam yeni gelişmekte olan geleceğin akademisyenleriyle aynı yolda ilerleyebileceğimi ve aynı generasyona ait yazılar yazabileceğimi söylüyor. Ben 13-14 yaşlarındayken herkes, Christiane F’in Eroin’ini okumamam gerektiğini de söylemişti. Çünkü herkes benim mutlu olduğuna inananarak büyümem gerektiğini düşünürdü. Bahçede çalışmam için yazları beni portakal bahçelerine gönderirlerdi, doğanın gücünü hissedeyim diye dünyanın en yüksek atlarına bindirip uçsuz bucaksız çayırların üzerinde gözden kaybolmamı beklerlerdi. Bu gibi şeyler. Ama ben portakal bahçelerinin kenarından sıvışıp kaçarken bacağımı kırdım, ya da dünyanın en yüksek Rus atının üzerinden sersemliğim yüzünden tepe taklak aşağı uçtum. Hayatımın üzücü bir bölümü doktor kontrolünde ve artık her şeklini her türünü ezbere bildiğim hemşire kısmısının elinde geçti. Depresyon cehenneminin kapısında nöbet tutan cerberuslar. Hastanelerle metal müzik konserleri, hemşirelerle de punkçılar arasında özel bir bağ olduğunu düşünüyorum. Ölmeden önce gidebileceğimiz en son yer oldukları için belki. İkisi de bana metal ve punk’ın kökeninde ki soğuk, kasvetli ve üzücü bir kuzey havasını hatırlattığı için belki de, ve kendilerini ısıtmak için dövüşen, kılıçlar, zırhlar döven, hayvanlar gibi bağırıp çağıran, ne dedikleri anlaşılmayan, kan akıtan İskandinav ve Britanya atalarını; vikingler, keltler, galliler, saksonlar… Lilja 4-ever’ın başında çalan Rammstein’ın şarkısı ve bir fabrikanın bacasından soğuk, İsveç göğüde doğru yükselen dumanın içinde uçan bir martı demek istediğimi daha iyi görselleştirebilir belki. Sylvia Plat’ın hemşireleri beyaz martılara benzetmiş olmasını da eklersek… Chiristiane F. de onlardan biriydi. Detlef’de, Axel’de. Doktorlar ve hemşirelerin eksiksiz tehdidi altında yaşayan deney fareleri. Soluk benizli, açlıktan sıskalaşmış, dağınık, süssüz ve kirli: işte karşınızda 80’lerin eroin modası, belki de 90’ların ve günümüzün podyumda sergilenmiş eroin cazibesi. Podyumdan indiklerinde enerjileri tükenen mankenlerin de ikinci durakları devamlı hastanelerdir. Onlar da moda doktorlarının deney fareleridir. Gia Carangi bu üretimin ilk yıllarında modelliğe başlamıştı ve ilk kurbanlardan biriydi. Bedenini uyuşturduğunda fotoğrafçılar onu daha iyi şekillerdirirlerdi. Gözleri modelistlerin vaat ettiği en uzak pırıltılı düşlerin bile ötesindeydi. Bir eroin tanrıçasıydı. Olimpos hiç o günkü kadar buğulanmamıştı. Ve doksanlı yıllar geldiğinde uyuşturucu podyumda satılıyordu. Kate Moss’un üzerine oturmamış naylon çoraplar ve saçları kirli ip gibi bir şekilde verdiği pozlar harap olmuş bir gençliğin silüetiydi. İnandırıcıydı. Kate Moss’un 90’ların kült ismi olmasını nedeni onun üzücü ve sorunlu görünümüydü. Her an poz verdiği apartmanın balkonundan atlayacak gibi duruyordu. Bacakları aklı gibi hafif çarpılmıştı. Ve üretilmeye çalışılan kirli şıklığın ikonu haline gelmişti. Daha sonraları yayınladığı günlüğünde de yazdığı gibi aslında uyuşturucu bağımlısıydı. 14 yaşında bir otel odasında alkol komasına girmişti ve kendisine yardım etmesi için Atlantiğin öte yakasında oturan annesini bile arayamamıştı. Kate Moss’a ihtiyacımız vardı. Onun acı çektiğini gördükçe kendi günahlarımızı çıkartacağımız bir rahibe bulmuş gibi mutlu olmuştuk. Biz acı çekmeyelim diye onun günah keçisi gibi acı çekmesini izlemiştik. O, moda doktorlarının genler için yarattığı süper bir karma aşıydı; gözlerimizde ki asi deliliğin, kimsenin bizi anlamamasıyla girdiğimizin depresyonun, vücudumuzda ki yeni ergenliğe girmiş değişimlerin iğrençliğini silip bütün kusurlarımızı güzelleştirmişti. Korkudan donup kalmış gözler, can sıkıntısından hafif kamburlaşmış bir beden, mutsuz görünen, hiç gülümsemeyen, gözlerinin etrafını simsiyah boyayıp boş boş etrafa bakan, içinde çaresizliği barındıran yıkanmamış bebekler: modaya uygun sanat eserleri. Ve biz 90’larda Seattle’a doğru ibadet ederdik. Nirvana, Pearl Jam, Soundgarden’la enerjimizi bazı anlayışsızların dediği gibi yanlış yönlendirir, bir anlamsızlık ve tutarsızlık içinde Ortaköy’de ki Flatline’ın yerlerinde sürünür, bize 18 yaşımızdan önce içki sağlamaktan başka hiçbir işe yaramayan barmenlere bir melekle karşılaşmışcasına saygı ve tapınmayla bakardık. Öksüz bir çocuğu andırırdık belki, her türlü zarara açıktık. Ama kimbilir belki aptal olmadığımız için, belki de 90’larda moda çok çabuk değiştiği ya da modaya hakim olanlar uyuşturucudan öldükleri için, intihar ettikleri için biz direk tehlikeye girip ortadan kaybolmadık. Kurt Cobain ölüp kısa bir Hole devri başladığında bile kendimizi o kadar kaptırmadık. Zaman kendimizi birbirimize bakarak ifade etme zamanıydı. Artık moda posterleri ve mankenlerle ilgilenmiyorduk. Bir anda beş tane yeni manken ismi sayamam mesela. Oysaki eskiden 20 tane sayabilirdim: Kate, Amber, Trish, Kristy, Christy, Milla, Helena, etc. Grunge bitmişti ve Family Values dönemi açılmıştı. Ama bu dönem de Limp Bizkit My Generation’ı çıkartıp adını koyana kadar sürdü. Belki sonra miğdemiz bulandı bilmiyorum ama Family Values grupları da artık fazla anlamsız gelmişti. Geldi daha doğrusu. Çünkü uzun zaman önce olmadı Fred Durst’ün taklitlerinin ortadan kalkması. Şimdi ne oldu bilmiyorum. Ama Kate Moss tekrar karşımızda. Bir bebek doğurmuş ve biraz kilo almış ve yardıma muhtaç çocuk görüntüsünden de kurtulmuş. O bile striptiz yapan bir kötü kıza dönüşebiliyorsa şu saat başı beni odamda kontrole gelen bembeyaz hemşirenin de hala bir şansı var. Üzerine kırmızı, mini bir elbise geçirip Flatline türevi bir bara gidebilir. Bir hemşire olup soğuk ve kasvetli bir hastane içinde yaşamaktansa bir şıllık olup hayatında sadece ölmeden önce son kez bir hastaneye girebilir. Bu benim nacizane görüşüm. Ona asla söyleyemem. Hatta daha ileri gidip üniversitede sosyal bilimler okuyup anti-sosyal hayatımı ünlüleri ve sorunlu insanları düşünüp daha da karartmış olmaktansa tıp okuyup sorunları düzeltmeye çalışmaya ve falan filanla değerlendirmem gerektiğini de söyleyebilirim. Bilmiyorum, belki Küçük Prens’i okumalıyım. Belki tekrar portakal bahçelerinde çalışmaya gitmeliyim. Belki başka bir Rus atına binip bu sefer düşmemeliyim. Ama bunları tekrar yapsam başarılı olurmuyum bilmiyorum. Christiane F.’in Eroin’ini bir kere okuduktan sonra devamlı yanlış yollara sapıp hastanelere düşmekten kurtulabileceğimi sanmıyorum. Kitap artık tükenmiş ve belki sadece sahaflarda satılıyor olsa bile Christiane’ın, Detlef’in, Axel’in, Babsi’nin ve Livia’nın hayaletleri hala içimse dolaşıyor ve “Huuuu” diye bağırıyorlar. Bir gün Berlin’e gitmek istiyorum. Bahnhof metro istasyonuna inmek istiyorum, 20 Alman markına kızların satıldığı Babystrich’de dolaşmak istiyorum, Genthinterstrabe’de ki diskotekler hala açık mı diye bakmak istiyorum, gençlerin takıldığı Haus der Mitte’yi görmek istiyorum. Belki o zaman kitabı içime gömebilirim. O zaman hayaletlerin seslerini dindirebilir ve hastanelerden uzak kalabilirim. Jüri benim için kararını henüz bildirmedi, bütün tanıklar henüz dinlenmedi. Avukatımın hala bir itiraz hakkı duruyor. Hala vaktim var.

Bandajlanmış Hediye Paketleri

Ringa | 17 Eylül 2003 00:13

Her zaman kanla başlar. Kaostan düzen yaratma düşüncesiyle üretilen bütün yaradılış efsanelerinin karanlığa ait ve kaotik başlangıçları her zaman bir şekilde gotic bir festival, bir vampir mabeti, bir pagan ayini, daha da önemlisi erotikleştirilmiş dini bir şov olarak sunulur. Marduk, ejderha Tiamat’ı avlar ve cenneti yeryüzünden ayırır. Zeus, öz babası Kronos’u katleder ve Titanlar’ı sürgüne yollar. Eğer bazen çok vahşice gözükse bile, evet, ne bekliyorsunuz ki? Bazı değerli şeyler de azıcık acıyla kazanılabilir. Çünkü gördüğünüz gibi, kimse sonsuza kadar tepe aşağı tavana asılı kalamaz; ışık bile. Işığın bir çok tonu olduğu gibi, gölgeninde bir çok derecesi vardır.
Ve Kabil kırılmış bir çocuktur, yüzünde ışığın izini bile taşımaz; buna rağmen Yukardakinin alnına açtığı yara izini taşır. Karanlığın izidir onunkisi; cinayettir. Onun gücü avlanmak değildir, kardeşinin yaptığı gibi. Ama öldürmektir, kutsal Kitaptaki Tanrı gibi. Kan emici vampirlerin hikayelerinde alkışlanan gotik-punk super-star’ın ilk modelidir kendisi; karanlığın parıldayan, şok eden sembolüdür ki içindeki acıyı vücuduna zarar vererek çıkartan ergenlik çağında ki gençlerle bir bağlantısı da kurulabilir. Acıyı çıkartmak yerine şeytan çıkartmak terimini de kullanabiliriz. Çünkü televizyon ve sinemada içine şeytan girenler genelde ergenliğe yeni ayak basmış çocuklardır. Bence Kabil’in vampir modasına uygun görünüşü ve bir depresyon idolü oluşu aslında onun anlamsızlığıdır; onun kırılgan ruhu ve yaralanmış kendini beğenmişliği, narsistik davranışlarıdır. “Neden benim sunumu kabul etmiyorsun” diye bağırır yukardakine, “Neden Habil’inkini kabul ediyorsun.” Aslında nasıl da büyük bir narsisttir. O, bir parça Edgar Allen Poe’dan şiirler okuyan Marianne Faithful’un sigaradan zarar görmüş sesi, bir parça Anna Kavan’ın eroinle buğulanmış bakışlarıyla Kafka’dan etkilenmiş sofistike yazı tarzı, En Güzel Pazar Günü Elbisesi içinde Courtney Love’ın çılgına dönmüş aklı, CK reklamlarında Kate Moss’un lanetlenmiş anoreksik güzelliği, ve son olarak bir parça da bir daha duymak bile istenmeyecek kadar korkunç olan biyografisinin karanlığı altında Tori Amos’ın dayanılmaz, tutunulmaz, dokunulmaz durgunluğudur. Eğer sonsuza kadar sürebilecek bir ünü ve başarıyı koruyabilen bu kadınların Kabil’le hiç bir ortak noktası olmadığını düşünseniz bile, o zaman kendine zarar vermenin çekiciliği, ergenliğe yeni girmiş modern bir çocuğun yaşadıklarıyla açıklanabilir. Birini öldürmenin verdiği dehşet yarı insan yarı canavar olmanın zorunlu bir kalıtımı, ahlak kurallarının “olmak ya da olmamak” üzerinden karar verildiği hiç bir geçerliliği olmayan bir dünyada kapalı kalmaktır. Sanırım bu konu, neden bazı gençler nedensiz yere intihara kalkışır, vücutlarını keser, kendilerini dövmeleriyle ya da piercingleriyle tanımlar, yeme bozuklukları çeker, siyahtan başka renkte kıyafet giymeyi reddeder ve hep aynı lanetlenmiş görüntülerini korumaya çalışırlar gibi soruları cevaplayarak uzayıp gider. Yüzeyde bir ergenin dünyası bir maskeli balo, kostüm partisi gibi görünür. Seyircisi olmayan hayaletlerin bastığı bir sahne şovudur. Ve daha güçlü, tehlikeli ve erotik bir seremoni halinde büyür, yükselir, tanrısallaşır. Gerçek denilebilecek bir şeye dokunmak için doğru zamandır, çünkü büyüdükçe, olgunlaştıkça insan küçülür, kendini bir hiç olarak hisseder. Bir ergenin dünyasındaysa hiçlik, tanrısallıkla aynı anlamda kullanılır. Kabil’in ilk yarası deşilir ve ölüm görselleştirilir, çevrelerinde ve içlerinde büyüyen hislere tapınılır.

lucky you

Ringa | 10 Eylül 2003 14:08

Bir Eylül sabahı hala hayatta olmak, başımın üzerinde devamlı bir buhar bulutuyla dolaşmak, yaz sıcağının tuzlu nemini su toplamış gibi şişen derimin üzerinden söküp atamamak, hala yaz tatilini düşünmek, tüm olanları; zaten çok kötüydü ve yeni bir yıla başlamak için çok geç kalmıştım. Hayatımın sonuna kadar o sıcaklığın içinde yaşayabilirdim; bütün gece uyuyamadan yatakta dönüp durabilir, bir aşağı bir yukarı devinebilirdim o buhar bulutunun içinde. Her sabah vücudumun üstünde ikinci bir deriyle uyanabilir ve ne kadar fırçalasamda saçlarımın dibinde ki, avuçlarımın içindeki, ensemde ki o bulanık, yapış yapış kirli dokuyu temizleyemeyebilirdim. Ölümün içinden çıkıp gelen o her şeyle yüzleşemeyecek kadar küçüktüm. Bu yağlı sıcaklığa dayanamayacak kadar küçük. Ölümü sıyıran insanlara ne olur biliyor musunuz? Sürekli olarak miğdeleri bulanır. Kimseye dokunamaz olurlar. Tiksinerek, kaskatı, isteksizce devam ederler hayatlarına. Başkalarının soğuk ve nemli dokunuşları içlerini burkar, irkilirler. Kendilerini yağlanmış gibi yapış yapış ve parlak hissederler; şişman, yağlı ve kusurlu pembe bir balon etraflarında şişmeye başlar, şişer, şişer… Balonun içinde oturur ve dizlerini kendilerine çekerler. Ne kadar zayıf ve temiz olsalar da artık umutsuz ve geri dönüşü olmayan bir yol açılmıştır önlerinde. Yemek yiyemezler, kusarlar ve bıkmadan usanmadan temizlerler kendilerini; sabunlar, keseler, tırnaklar, alkol, deterjan, soğuk su ve bir de kan. Kaba derili ölüm katılığının yüzeyine ne kadar derin açılırsa bir yara o kadar çok kan akar, o kadar delinir kaba kir dokusu, kan hiçbir zaman temizlenmeyen derinin üzerine yayılır ve soğuk suyla ne kadar yıkansa da temizlenmeyen o sevimsiz, kaygan tabakayı yumuşatır, dağıtır ve bir kral gibi içinden geçer gider. Kan akıtmak, vücudunu kesmek deliliktir. Ama delilik kendini kesmek değil, kendini keserek içini doldurduğunu düşündüğünüz o boşluğun içindedir. Bir delik değildir bu boşluk, bir tarafınızdan girip diğer tarafınızdan çıkmaz. Çünkü bir delik, ölüm demektir. Boşluğun, düşerek dibe vurabileceğiniz bir sonu vardır. Dibe vurduğunuzda duyamadığınız acıdır, uyuşturulmaktan hissizleşmiş bedeniniz, ne kadar düşseniz, ne kadar hızlı çarpsanız da ölemeyeceğinizi bilmenizdir delilik. Kendi kendinizi kesersiniz, çünkü bunu kendiniz yapmayı, acıyı kendi kendinize yaratmayı seversiniz. Bir şeye sahip olduğunuzu hissedersiniz; kendi acınıza, kendi ölümünüze. Kısa bir süre de olsa durdurmak için onu; tüm hayatınıza hükmeden o tek anı. Ölümü sıyırdığınız ama hala bu kara güneşin yörüngesinin sınırlarında zayıf ve içinde hayat olmayan bir gezegen gibi dönüp durduğunuz sonsuzluğu. O ilk deneyimi tekrar tekrar yaşamanızı olanaklı kılar. Ölümü istediğiniz kadar sıyırabilirsiniz bundan sonra. Çünkü bilirsiniz, o hala yakınlarda bir yerde, etrafınızı saran sıcaklığın içinde saklanır ve saçınızı okşar yavaşça, dudaklarınızı kapatır, sessiz durmanızı söyler. Sizden nefret eder aslında, ve bu nefretle sarmalar bedeninizi, bu sıcaklık asla kurtulmanıza, bir daha düzgün bir şekilde hayata bakmanıza izin vermez. Biliyorum. Çünkü Çağla’nın ölümünün ardından boğucu bir yaz geçti ve hava benim için bir daha soğumadı. Bir daha hiç rüzgar esmedi, hep daha sıcak daha sıcak oldu. Bunun dünyadaki en kötü şey olduğunu düşünüyordum; bu kadar sıcak olmak, canlı canlı yanmak, sinirlerine kadar kavrulmak. Onu o parçalanmış arabanın içinde, başı, açık kapıdan aşağı sarkmış yananrken gördüğümde anlamıştım bu suç ortaklığının asla peşimi bırakmayacağını. Alevler bütün vücudunu sarmalayıp geriye sadece simsiyah yanmış bir kadavra bırakana kadar onu izlemiştim. Etrafında pul pul deri parçalarının alevler içinde uçuştuğu simsiyah ve parlak bir kafa tası, göz boşluklarından sızan dumanların içinde bir ısı bombası. Öylece ters dönmüş, açık kapıdan aşağı sarkmış. Dosdoğru bana bakıyordu, onu kurtarmam için belki. Kurtulmama izin vermeyeceğini söylemek için belki de.

Karanlık Orman

Ringa | 10 Eylül 2003 13:46

İçinde bulunduğumuz durumu adlandırmak gerekseydi, bir şizofreni hali derdim. Baudrillard’a göre, kendi varlığının sınırlarını çizemeyen bir sizofrenin deneyimlerinin görselleştirilmesi şeklinde tanımlanacak olan bu durum tam da 1981 yılında MTV’nin televizyonlara açılmasıyla başlamıştır. 80’lerin ortalarında MTV’nin sloganı: Tek Dünya: Tek İmaj: Tek Kanal’dır (One World: One Image: One Channel). Bir insan dünyanın her yerinde elinde ki Burger King’i satabilir; çölün ortasında susuzluğunu giderecek bir Coca Cola ya da Pepsi bulabilir. Ve 1994’den başlayarak MTV, 5 kıtada ve yüzden fazla ülkede yayınına devam eder. Bu öyle mükemmel ve güzel şekilde hazırlanmış bir kapitalizmdir ki insanoğlu yok olsa bile MTV kendi kendine yayın hayatına devam edebilir. Her yöne doğru yayılır, her şekle girer ve kendini öyle bir çılgınlığın içinde kaybeder ki, aslında bu tam da kişilik sorunları yaşayan bir şizofrenin acı içinde ki halidir. Evet, acı. Günümüzde zevk almak ve acı çekmek arasındaki ayrım o kadar inceldi ki arada sırada birbirlerinin yerine bile geçebiliyorlar. Artık sadece türler değil, zıtlar karışıyor. O kadar çok bir maskeli balodan çıkıp diğerine girdik ki artık kendi suratımızı kaybettik; ayrıca sonsuz sayıda olduğunu düşündüğümüz rengarenk maskeler de aslında çok azaldı. Sonsuza kadar kendimizi yeniden üretemeyeceğiz; sonsuza kadar işlemeyi beceremeyeceğiz. Sonunda suratımıza kapkara bir maske takıp, aynı karanlık içinde yolumuza devam edebiliriz. Kapanmış, fişi çekilmiş öylece salonumuzun ortasında duran o büyük kütlenin, televizyonun görüntüsü aslında ne kadar korkunç, ne kadar anlamsız. Botoks’lanmış, ve mimiklerini kaybetmiş suratlar bize karanlık maskelerimizi takacağımız günü hatırlatmıyor mu?
Uzaylıların istilası, biyolojik patlama, dystopia, kozmik yokoluş, tanrını gazabı, doğaüstü güçler, anarşi, sosyal düzenin yıkılması, kıyamet günü, teknolojik kıyamet, ekonomik kıyamet, nükleer kıyamet, kıyamet sonrası… Ve kehanetler uzayıp gider. Dünyamız her geçen gün daha da karmaşıklaştıkça biz şizoid kabusların Samanyolu’nda daha çok kayboluyoruz. “There is nothing safe in this world, there is nothing sure in this world; something wracked in this world” (Bu dünyada güvenli hiçbir şey yok, bu dünyada kesin hiçbir şey yok; bu dünyada bir şeyler harabeye dönüşmüş) diyor Billy Idol, White Wedding (Beyaz Düğün) adlı şarkısında. Tamamiyle doğru! Ama en azından bir kaç cin fikirli buna bir çözüm üretmeyi başarmışlar: yıkıntılara büyülü bir anlam katmışlar; onları parlak kağıtlarla paketleyip ışıklı vitrinlerin ardından satmışlar. Neyse ki birileri çocukken anti-depresan’larını almış. Bir devrin nasıl sona erdiğini ve yenisinin nasıl da güzel ve fırfırlı bir paket içinde noel ağacının altına bırakıldığını belki hala hatırlıyoruz. Ama bu ancak bir anı olabilir. Noel ağacının altındaki hediyeler daha ilgi çekicidir. Paketler o kadar güzeldir ki biz içindeki hediyelerle ilgilenmeyiz. Bir Grimm masalında Hansel ve Gretel gibi Şeker Evi bulduğumuzu düşünürüz. Ve biz bu masalı yaşarken bazı anonim şirketler sihirli süpürgelerine biner ve fallik burunları, sivri şapkalarıyla uçan cadılar gibi bizi yönetirler. Pop şekerleri, en yeni marka çikolataları, egzotik zencefilli çörekleri, süpriz yumurtaları yediğimiz sürece hayatta kalacağızdır. Çünkü onlar şişmanlamamızı isterler. “Sahip olduğun şeyler, sana sahip olurlar “der Dövüş Klübü’nün hayal kahramanı Tyler Durden. Biz Hansel gibi küçük bir ahıra kapatılmış zavallı obezler, yeteri kadar şişmanladığımız an onların gelip bizi yiyeceğini biliriz, ama genede doyamadan yemeye devam ederiz. Oysa ki paketin içindeki gerçek hediye, evin içindeki kadar büyük bir kötülüktür. Hansel ve Gretel’i cadı yemez, onları yiyen kendi yedikleri ve onları doyurmadan şişmanlatan şekerlerdir; paketin ta kendisi, paketlenen de kendileri. Birilerinin acı dolu yaşamı her zaman diğerlerinin akşam sekiz haberleridir.
Ve aniden her şeyin nedenini anladım: tüm bu “ben vahşiyim, umurumda değil, seks ve uyuşturucudan hoşlanıyorum” havaları, elektrikli sandalye ve araba kazası görüntüleri, konserlerde kendilerini kesen histerik çocukların çığlıkları, gözlerine acı sos sıkan Jackass kahramanları, koyu feministlerin bile sevdiği boy-band’lerin cinselliklerini kaybetmiş pembe posterleri; hepsi bir şekilde Venedik’de gelinlikle dolaşan ve “Like a Virgin” adlı şarkıyı söyleyen o kızla ilgiliydi. Harika! Şimdi kafamda dolaşan binlerce düşünceyle boğuşmak zorunda kalacağım. O kız Madonna’dır. Ve şarkının söylediği gibi aslında bakire olmayan kızımız o andan itibaren devamlı olmadığı şeyler gibi görünerek aslında rol yapmanın ne kadar güzel olduğunu keşfeder ve klip çekimi sırasında Venedik’den aldığı maskeleri diş perisi gibi yeni açılan MTV’nin seyircilerine armağan etmeye başlar. O andan itibaren görüntü sesin üstüne çıkar ve klipler müziği idare etmeye başlar. Madonna, en iyi dostu elmaslar olan sarışın bombadır. Sean Penn’in karısıdır. Babasını deli gibi seven İtalyan bebektir. Katolik inançlarıyla kaltaklık arasında kalmış ispanyol komşu kızıdır. Sean Penn’in eski karısıdır. Dişi bir aslana dönüşebilirken dişi bir boğaya da dönüşebildiği anlaşılır. Kimdir o? Zalim üvey anne midir? Hansel’i kurtaran iyi kalpli kız kardeş midir? Hayır mı? Pekiiii… Cadı nasıl?! Ya da kaltak. Vatikan onu suçlar, Pepsi onunla olan sponsorluk anlaşmasını fes eder. Onun kliplerinin pornografik, kendisinin de sapık olduğunu düşünürüz. Ama gene de ona hayranlık duyarız. Çünkü bunu kendi kişisel yaşamlarımızda da uygularız. Bastırılmış tüm duygularımızı birilerini suçlayarak uyuştururuz. Durmadan sivri iğneler gibi kalbimize saplanmalarını engelleriz. Çünkü biz masallara inanırız. Biz, büyük şirket binalarının tepesinde oturan ve bu gün hangi masalların anlatılacağına, kimin kötü, kimin melek olacağına karar veren şişko ve zengin adamların laflarına inanırız. O günün manşetlerine göre kendimizi programlarız. Ve hayatın bu ilüzyonlarıyla başa çıkmak için bilinçsizce acıya taparız. “Acı olmadan, kurban verilmeden biz bir hiç olurduk. Bu senin acın. Bu senin yanan elin. Tam burada” der inandığımız Tyler. Madonna 30’ların harem kızı sahne kıyafeti içinde canavara verilmek üzere kollarından ve bacaklarından bağlanmış kurbandır. O her kılığa girebilen ve her türlü bastırılmış duygumuzu dışa vuran, şuçlayacağımız kişidir. Devamlı öldürebileceğimiz ve asla pişmanlık duymayacağımız günah keçisidir. İşte bu yüzden kendini devamlı değişik şekillerde temsil eder, kılıktan kılığa girer, her ölümünün ardından tekrar canlanır. Sahtedir, güçlüdür, yardım için ağlayan kızdır… erkeğini sever, ama erkek onu öldürmek zorundadır. Her masalın sonunda biri öldürülmeli ve kötü ruhlu olarak adlandırılmak zorundadır. Ve bu kişi büyük ölçüde kadındır ve bir cadıdır. Çünkü kadınların bir bilinmezi sergilemek gibi bir güçleri vardır. Bu gücün ne olduğunu bilmiyorum fakat antik zamanının Lilith’inden film noir’ların Femme Fatale’larına kadar bir sürü örnek sayabilirim. Karanlık ormandan çıkabilmek için cadıyı öldürmeniz, onun gücünü yoketmeniz gerekir. Hansel ve Gretel bile cadıyı öldürdükten sonra ormanı daha tanıdık ve daha az korkunç bulurlar. Işık bizim rehberimizdir karanlıkta kaldığımızda; dünyanın en ünlü moda aksesuarı. Gene de bazı kurbanlar verilerek elde edilir, öylece gökyüzünde ışırken bulamazsın güneşi. Her gece karanlık olmak zorundadır örneğin. Karanlıktan korkmak zorundasındır, bedelini ödemelisindir. Bütün Cro-Magnon erkekleri arasında saldırıya açık bir kadın üzerinde şiddet kullanmak, sevdiği için öldürmek kabul görebilir. Çünkü Cro Magnon mağara adamlarına göre bir erkek kadına saldırmazsa kendine saldırır ve zarar görür. Kızını döğmeyen dizini döver der Türk mağara adamları. Ama her şeyi kontrol edemezsin. Her şeye uyan bir sistem yaratamazsın. Karanlık Orman karmakarışıktır, kaotiktir. Yapraklar gözkyüzünü kalın bir örtü şeklinde örter. MTV ormanın dibinde ki Şeker Ev metaforudur. Madonna’da evin cadısı rolünü oynar. Onu öldürmedikçe Karanlık Orman’dan çıkamayız. Tabii öldürmek istiyorsak… Bazen evi yıkıp Karanlık Orman’ın içinde cadıyla yaşamaya devam etmek daha iyidir. Çünkü cadı diye bir şey yoktur; ama bilinçaltının bir şeker uğruna bastırdığımız duygularıyla büyüyen ve güçlenen buğulu, lanetli ormanları vardır.

Mumyalar ve Sahne Işıkları

Ringa | 10 Eylül 2003 13:38

Ölümle yaşam arasında kara bir kutu durur. Kocaman, karanlık bir kutu. İçinde nefes almak imkansızdır, çünkü orada bir ölü yatar. Hades’in Yeraltı Dünyası’ndaki meyvalardan yenemez, çünkü son nefesiniz hala ciğerlerinizde saklıdır. Kafanızı bir an olsun kara kutunun içinden çıkartıp etrafınıza bakarsanız anlarsınız. Evet, bir mezarlıktasınız. Ve tanımadığınız, tanınmayacak ölçüde çürümüş bir adam yanınızda yatmakta. Henüz hayatta olsanız da bu mezar, içine girdiğiniz tabut gene de dehşet saçar. Yahudiler, kızlarını gecelikleriyle gömerler. Kafkasyalılar cenin pozisyonunda, Mısırlılarsa kaya mezarlarının içine kapatırlar ölülerini. Ölüm ve yaşam, kozmik bir bilinmezin iki zıt parçasıyken, sakin bir mezara gömülmek sanki daha dünyevî, daha insanî. Ama tabutlar ve mezarlıklar gene de gizeminlerini korur, en karanlık kabuslarımızda onları bastırdığımız yerden tekrar tekrar çıkarlar ve içlerinde barındırdıkları ölüye doğa-üstü bir güç verip üzerimize salarlar. Mısırlılar daha da ileri giderek cesedin iç organlarını çıkartıp kanopik küplere doldurduktan sonra bedenini mumyalarlar. Çünkü ölünün hayat sona erdikten sonra tekrar doğacağına inanırlar. İnanırlar ki, eğer tanrılar ölünün ruhunu kabul ederlerse ölü, Yeraltının Tanrısı Osiris tarafından yönetilen ebedi şehre girecektir. İşte bu yüzden ölünün hayatı boyunca kullandığı özel eşyaları ve değerli objeleri de onunla beraber gömülür. Mumyalar ve onları rahatsız edenler üzerinde ki lanetlerinin bir çok romana ve filme esin kaynağı olduğunu biliriz. Çünkü Mısır sanatı konuşmaz, kendi kendini konuşarak anlatmaz. Onun dili tarih öncesi hiyerogliflerde şifrelenmiştir. Ve onun hakkında konuşması için uygar bir insana ihtiyacı vardır, ya da sadece Batılılar bunu böyle görür. Çünkü açıklayamadıkları bu organları olmayan ölüler ve yürüyen mumyalardan korkarlar. Onlarla savaşmak için ellerinde kırbaçlarıyla mezarlara girerler, Osiris’in ünlü Ölüler Kitabı’nı bulurlar, yutan kumlarla boğuşurlar, kurban ayinleri, kana susamış yam yamlar, aldatıcı seraplar ekranın diğer lanetli tarafında yerini alır. Fakat gene de Hegel haklıdır. Her gün batımında Sfenks’in içinden tuhaf, tedirgin edici bir yankılanma duyulur. Ve işte onun bu iç sesi yüzünden Sfenks bilinçaltının bilinmezlerini anlatmak için kullanılan bir metafora dönüşür. İçinden tuhaf sesler çıkan kapalı bir kaya mezarıyla kafasının içinde sesler duyduğunu söyleyen ve acı çekercesine çığlıklar atan bir şizofrenin arasında nasıl bir gömünün sırrı saklıdır? Peki air-condition’la havalandırılmış, güvenli sinema salonlarının, henüz perde açılmamışken ve projektör çalışmıyorken içinden çıkan o mekanik vızıltı nereden gelir, kaynağı nedir? Derinlerden bir yerden duyulan bu kozmik yankılanma her zaman giderilmesi gereken bir sorun olmuştur; sadece rahatsız edici olduğundan değil, ama bir makinenin dokunamadığımız, göremediğimiz, anlam veremediğimiz en iç noktasından geldiği için. Bir balinanın miğdesi gibi bizi örten o karanlığın ardından gelir, salonun duvarlarının içinden gelir, bordo bir perdenin ardında gizlenen ve öbür dünyalara açılan o büyük kapının, sahnenin ötesinden gelir. Ve bu diğer tarafta uzanan derinlik Batı’nın bakışı karşısında her zaman şeytani bir görüntüye bürünür. Bu yüzden devamlı ekranı doyururuz, aç kalmasına, salonun sessizleşmesine, gece olmadan, salon içindeki o sesle beraber kilitlenmeden önce perdenin kapanmasına asla tahammül edemeyiz. Çünkü o büyük kütle ve hafifçe yankılanan ses bizi korkutur. Her an içinden ölülerin çıkacağını, göstermek için kurban ettiğimiz hislerimizin Pandora’nın Kutusu’ndan çıkarcasına geri dönüp bizi paramparça edeceğini en kötü kabuslarımızda elimizde olmadan hayal ederiz. Aslında gerçekten de böyle olur. Gözümüzü her yere sokarız, hiçbir şey bizden gizli kalmasın isteriz. Annesinin karnındaki bir fetüsü incelemek için kameralar sokarız, doğmadan önce, bakışı yaşamla ölüm arasında kırılmadan önce cinsiyetini bilmeyi bir başarı zannederiz, hareketlerizi izleriz ve ailesine izletiriz. Bunun da bilgece bir tarafı olabilir ve buna saygı duyuyoruz. Ama benim anlatmaya çalıştığım bu değil. Benim anlatmaya çalıştığım, doğmamış bir bebeğin bakışı, henüz hiç bir yansıması olmayan, kendisini hiç görmemiş, kırılmamış. Hegel’in de dediği gibi öyle bir bakış ki “sadece arkada bırakıldıktan sonra vücuda gelir”. Sadece kürtajla alındıktan sonra. Çünkü doğası gereği anne karnı tabutun tam zıttıdır. Ve onun içinde bir canlının hareket ettiğini, büyüdüğünü, yaşadığını görmek bize ümit verir, ölümsüzlük aşılar. Ama kürtaj bambaşka bir hikayedir. Kendini görme şansı hiç olmamış tek bir gözdür arkada bırakılan. Ve bu yüzden bütündür, kırılmamıştır. Duygularını bastırdığı bir aynası, ikinci bir benliği olmamıştır. Bu yüzden de çok sessizdir. Ve bu yüzden de onların tabutları Hayat’ın Beşiği’dir. Ne daha fazla akıl oyunu, ne de daha fazla akıl; birileri Indiana Jones’u Lara Croft’dan ayıran tüm özellikleri oturup sırayla yazmalı. Bunu benim yapmam şu an da imkansız. Ama tabut nosyonunu kullanarak, Indy ve Lara Croft üzerinden Batı’nın Doğu’ya bakış açısında ki kısmi değişimler üzerine yazabilirim. Batı, genelde Doğu’yu organları olmayan bir mumya, organları küplere yerleştirilmiş ölü bir beden olarak gösterir gümüş perde ve kitap sayfalarında. Mumyalar bütün Oryantal korku karakterlerinin en derin ve güçlü atalarından biridir. Yürüyen bir tabut, bir pakettir onlar. Sahneyi koruyan sinema perdesi gibi, paçavralar sarkar oralarından buralarından. Cesetten ve vampirlerden farklı olarak onların bedenlerini göremeyiz. Lanetleri mezar yağmacılarının peşini bırakmaz. Film yapımcılarının da. Lara Croft, Tomb Raider’ın ilk bölümünde, “Gene mi Mısır!”diyerek sıkıntısını belirtir. Mısır, Batı’nın daha derinlere inmeye korktuğu bir ilkelliğin paçavraya dönmüş, klişeleşmiş paketidir çünkü. Bütün şeytani, kötücül karakterlerin iki boyutlu stereo-type’ıdır. Korkunun sadece görünen yüzüdür. Ama asıl dehşet, paçavraları sıyırıp içeriden sızan karanlığa baktığınızda başlar. Görünmeyene, saklanana. Indiana Jones’un Mola Ram gibi şeytani karakterleri, mumyalaşma yolunu izleyip, oryantal bir sarayda oturarak, kalplerin yerinden söküldüğü, maymun beyinlerinin tatlı niyetine yendiği, örümceklerin dolaştığı, ara sıra kanın aktığı bir kollektif bir kötülüğün parçasıdırlar. Ve ne büyük süpriz, bu kötü adamlar “dünyayı yönetmek” isterler ve yeni bir ne büyük süpriz “kahramanın flörtünü çalarlar!!” Bu günah bile değil. Bir utanç kaynağı! Gene de ne yalan söyliyeyim; Indiana Jones’a saygım tam. Fakat Lara Croft’un daha özel ve nazik bir tarafı var sanki. Kadınlar onun gibi olmak, erkekler onunla olmak isterken ve bütün yaratıklar korkmuş kaçıyorken, o Batı’nın kökenlerinde yatan kayıp, ruhani bir gizemin, bir bilgeliğin arayışından vaz geçmez. Doğru, Indy kadar komik olmayabilir, ama bir düşünün Lara çocuk bile doğurabiliyor. Ve bu aslında çok önemli bir özellik, çünkü anne karnının içindekini gizleyen, onun gizemini koruyan bir kutu özelliği, her annenin de taşıdığı yüke karşı karanlık bir sorumluluğu vardır. Lara da her kadın gibi yükünü asla bırakamaz, içindeki hiçbir şeyi terkedemez. Acısını bile. Ve bu yüzden asla özgür kalamaz. İçindekine sonuna kadar sarılır, ona tutunur, üzerinde titrer, onu besler, nefret eder, onu dinler, onunla yatağını paylaşır, onu öldürür, ama asla bırakamaz. Indy en azından dürüst. İçindekini pek umursamıyor, öyle değil mi? Mezarlardan yağmaladığı her şeyi adlandırıyor ve müze raflarında ki yerlerine yerleştiriyor. İki filmde de Lara böyle bir şey yapmadı. İlkinde zamanı kontrol etmeye yarayan üçgeni ele geçirdi ve ardından onu paramparça etti, ikincisindeyse Pandora’nın Kutusu’nu aldığı asit havuzuna geri bıraktı. Çünkü müze raflarını değil, kendi ruhunu doyuruyordu. Kendi ruhunu yaratmaya çalışan kutsal bir insan gibi acısını içine gömüyordu, yok ettiği kutsal eşyalarla ölüme bağlanıyor, ölümü seviyor ve her girdiği mezarda kendisinin bir parçasını daha gömüyordu. Belki de bu yüzden Lara, mezarlarda ki güzellikleri, çiçekleri, küçük çocukları görebiliyor ve oranın nöbetçilerine karşı saygıyla karışık bir sorumluluk hissediyordu. Bir zamanlar oralarda güzel bir şeyler yaşandığını hissedebiliyordu. Mezarların içine girip oradan dışarı bakmak hoşuna gidiyordu. Ama tek ve bütün olan o bilinmez şeyin tadını asla unutmuyordu. Indy ise ondan farklı olarak asla yağmaladığı eşyaların tadına bakamadı. Asla ruhunu doyuramadı. Çünkü mezarlar ve kadınlar içlerinde küçük bir boşluk taşırlar, erkeklere onları kurtarma, koruma ve onlarla ilgilenme fikirleri veren. Onlar kimdir? Nedir? Kimin umurunda! Önemli olan onları tutmak, içlerini boşaltmak, korunaklı kalelerin içine hapsetmek, her hareketi algılayan alarmların arasında heykelleştirmek, zincirler, kilitler, biraz makyaj, doğru ışık altında ve biraz da hikaye uydurursak… işte size plastik kraliçeleriniz ve açık arttırmaya sunulmuş Sümer kaseleriniz. Peri masallarında kaybolmuş, peri yalanlarıyla uyuşturulmuş, ve kararmış. Yeraltı Dünyası’nın girişinde duran Persephone gibi sinema salonunda kendini gösteren ilk kadının kim olduğunu size söyleyemem, Lumiere’lerin o ilk gösterilerine davet ettikleri kadınların kimler olduklarını bile bilmiyorum. Ama filmler ne kadar tamamen testosteronla çevrelenmiş olsalar bile gene de kadınsı bir varlığın Lady Macbeth gibi içeride bir yerlerde dolaştığı hissedilebiliyorum. Bir erkeğin sözünü alırsın ve onu buraya ekersin, tam kalbinin üzerine. Filmler seyirci üzerinde bu hissi yaratıyor. Sinema salonlarının içinde yaşamayı seviyoruz. Lara gibi oradan dışarı bakmayı ve içeride aslında ne kadar güvende olduğumuzu hissetmeyi seviyoruz. Bazı filmler size bu hissi daha fazla verir, bazılarıysa hiç vermez. Çıkar gidersiniz salondan, seyrettiğiniz filmi ardınızda bırakırsınız. Bazı filmlerse ruhunuzu doyurur. Bir parçanızı salonda bıraktığınızı hissedersiniz dışarı çıktığınızda. Bir sürü sır, bir sürü masal… Umarım sonunda hayatta kalırız. Mezarlıklar ölülere saygı göstermeyen yağmacılara göre yerler değildir.