bildirgec.org

pelitas

6 yıl önce üye olmuş, 34 yazı yazmış. 768 yorum yazmış.

Kardelen

pelitas | 10 Temmuz 2008 22:47

kınında keskindi kılıç, elinde dert görür
kan bile ateş kırmızı keser gözünde
söverler meşrebine
zira aymazlık arifesi
feyzinde suni tebessüm kalıntısı
izbe odalarda ruhsal pazarlıksın
kim bilir kaç meteliğe?

göz alır gecenin yıldızları
varoştu mahallen, sokakların virandı
avuçlarında onca hüznün birikintisi
en hassas yere kor düşer vecize
körpecik kardelenler ağlaşır
sersefil utançlar kaçışırdı
ve zahid bile yalan söylerdi, asude…

KÜPEŞTE

pelitas | 12 Nisan 2008 18:10

‘Bitik hayatlar tiyatrosu’ afişlerinde
Ağlayan gülümseyen mimikler
Yüzüm düşer yorgunluktan
Kırık ezgiler
Anlayışlarıma ters gelen festival soytarıları
Zorba düşlerin kahır kokan sonları
Yazım hataları var kurgusuz senaryolar
Gözyaşı buhar madem
Masal dağı duman tüterken
Ateş böceklerinde ışık saçma telaşı
Katran karası gece tutsaklığı
Feri gitmiş gözler gardiyan ararken
İşaret parmağını dikmişken sırça köşke
Bahçesinde yeşil görmemişken
Güller diken, papatyalar fal açmamışken
Pas tutmuş kapı kolu
Ziller hep canhıraş
Tuğla örümü kırmızı duvar
Şamdanda bir mum karanlığa
İçeri girmişliğin var sessizce
Kekremsi şarap tadında bitmişliğin
Başlamamışken daha
Güneşe el sallayamamışken
Başında ısınmaya çalıştığım bir soba
Su faturası bir sonraki maaşa
Naftalinsiz elbisem küf kokar
Cebi delik üstelik
Ütüsüz buruş buruş
Tüm duygularımda kaoslar
Hür düşüncemde pranga
Bir bildik vardı artık
Hem de çok tanıdık
Küpeşteden ibaret bir gemi…

Neydik?

pelitas | 17 Mart 2008 01:49

Bir gece daha çöktü üstüme…
Ay ışığı kayıtsız, yıldızlar bir nebze.
Kaygılarım var senden kalan
Gülmelerimle değil, gözyaşlarımla barışmışlığım.
Sesine yakalanmışlığım var sessizce;
Kolayca kandırdığın çocukluğum
Yağmur nemlisi küresel günceliklerim.
Ürkek susmalarım var suskunluğunda
Gözlerini kaçırmışlığın
Ve yüreğime sataşmışlığın…
Denizlerim var yosun kokan burcu burcu
Ve bir güneş doğuşu kadar sabahım.
Kısıtlı aydınlıklarım, çoğul karanlıklarım.

(u)mutlu ol…

pelitas | 15 Şubat 2008 21:04

Son kapıyı da kapatıp arkama bile bakmadan gitmek istiyorum. Hayatın her rengini kendine katan bu şehre siyah beyaz bakmak istemiyorum artık. Üsküdar’da kız kulesi efsanelerini, Beyoğlu’nda tramvayı, İstinye’de bir koy dolusu maviyi, Çamlıca’da o doyumsuz manzarayı, metrodaki kemancıyı, Çengelköy’de çınar altını, Salacak’taki kayıkçıyı; görmek bile istemiyorum! Son mektubunu okuyorum, göz pınarlarımın kurumalarını hiçe sayarcasına. Gözyaşım düşsün istiyorum bu şehrin taşına toprağına. Geceleri Maslak gökdelenlerinin üzerinde sevişircesine nispet yapan martı portrelerini gülen gözlerinle izle hep. Eminönü’ne giderken simit atmayı ihmal etme onlara.

KAYIKHANE

pelitas | 14 Şubat 2008 17:16

ah benim, sensiz yaşayamamakla mühürlenmiş
teneşire gelesi duygularım
yine özlemiş, koklamak istemiş
sen kokan yazıları…
martılar sataşır olmuş
duman kokan kıpkızıl akşamlara
her yanını umutsuzluk gölgeleri sarmış
sensiz bu şehrin…
hayallere aldanırcasına yaşıyorum
sensizliğin günceleri saklı kalemimde.
yağmur sağanağı gözlerimi
sığ bir kayıkhaneye hapsettim…
lodos uğultusu sözlerini düşünüp
hayalinle örttüm üstümü
uyumak istedikçe uyanmaktan korktum…
sahi! ne çabuk sabah olmuş
güneş vurmuş çapak dolu gözlere
bağ bozumu üzümler çoktan katılmış şaraba.
kasketime keder yamayan sevgiliyi beklerken…

Ayın 14 ü Gibi, Hem de Şubatsal…

pelitas | 13 Şubat 2008 22:50

Ağır-ağır yaşanan küflenmiş yok oluşların zamanı gelmiştir artık… Rodaj makinesine girmemiş keskin kenarlı aynaların seni yansıtması nasıl bir bekleyiştir bilir misin? Hayra yormalı mı bu bezgin utançları? Yoksa gölgeleri mi takip etmeli acımasızca? Avuçlarımdan akıp giden zemheri kalabalığa mı karışmalı? Kara kaplı tükenmişliklerin sayfasını açmamalı, onlara sararmış bir öfkeyle boyun eğmemeli! Yok oluşların zamanı gelmiştir artık… Hep derim kendime; “azar-azar akar içime bedbaht ama gururlu değişimler.” Yok oluşların, değişimlerin bir türlü “hasretini gideremediği sevgilim” olduğunu bilir misin? İşte bu süregelen aşk ve yok oluştur beni sararmış yıpranmış hayattan koparan. Derin sığlıkta boğulur mu aşk? Hazır aşk demişken! Tükenmişliklerin de bilindik olduğunu ama aşkın da, bir bildiğin olduğunun farkında mısın? Faili meçhullerin bezgin tapınağıdır yok oluşlar… Kırgın ve sürgün ruhumun acınası bir kalp atışıdır yok oluşlar… Boğazıma kadar dayanmış sefilliğin kaoslarıdır! İnadına hep, fellik-fellik ararsın suskunluğunun sana verdiği bakir haykırışları. Susarsın hep, her elini uzattığında utangaç kuyulara. Ses çıkarmamalı hafızası yitmiş kızıl duyguların verdiği bin bir renkte siyahlara… Yok oluşların zamanı gelmiştir artık… Saati geçmiştir kırpılmış vaatlerin. Ütopik zamanların her vuruşunda zihnimden yansır yok oluşlar… Değişmeyen tik tak seslerdir; seni sen, beni sensiz yapandır esasında. Kifayetsizdi tütün kokan bütün yalnızlıklar; buruşuk yüzlü kederlere aldanırken… Sen, beni peşkeş çektiğin sevgilinden 14 Şubat hediyesi beklerken. Ben klavye tuşlarınla oynaşırken… Biz yokken!

NUBUK DÜŞLER

pelitas | 02 Şubat 2008 06:03

Bir şiir(cik) var şimdi
Belki de az(cık)
Yazdığım, bir kısmını paylaştığım
Geceydi vakit, edepsizdi
Nubuk düşlerim vardı
Parlatmaya sünger bulamadığım
Moralim, salaş bir can sıkkınlığına esir olmuş
Kelebekler bile özgür kılmış kendini
Kozaların gözyaşlarında
Burukluk hep var
Kalbimin en derin köşelerinde
Derman; onda, bunda, şunda
Bende yok!
Ya, yarın onu görürsem tedirginliklerim var;
Ya, onu gördüğümde dilim tutulur bir şey diyemem acabalarım var
Var oğlu var.
Hal bu ki hiçbir şey yok
O yoksa!
Tamamen içten bunlar
Güdülerin kendini bulduğu anlara hediye olsun
Atabilmek için sürekli direnen kalplere; armağan olsun…
Sana, bana, ona, buna, şuna olsun
Yeter ki olmasın aşksız bir hayat
Direnç olsun düşlerime
Bir film olsun sonra
“Mutluluk valsi” filmin adı
Bir dam, bir gam, birde kavalye
Ağlayan bir senarist;
Yüreksiz bir yönetmen.
Bir film olsun kimsesiz.
Geriye kalan bir klavye vardı birde kavalye
‘Dam’ hala aynı,
‘Dam’lar hala aynı
Gözyaşı aynı
Hem dam, hem damlar;
Kavalyesiz…
Ve film bitti!
Sabah oldu yine, şakayla sevişircesine
Kocaman bir Cumartesi günüydü göz kırptığımız
Mesaimiz vardı geceden kalan
Ve mesaisi sabaha çarpan insan/lar.
Hayırlı işler bu vaktin emekçilerine
Tatile hemen girin ümidiyle
”Hisseli (aşk) çalışanları”…

Bir Vardın, Bir Yoktun…

pelitas | 23 Ocak 2008 22:15

Dilime kilit vuran sen olduktan sonra, kuracağım tüm cümleleri sineye çekmek benden olsun dedikçe yazmak ne garipmiş. Sevmek ne garipmiş; dört yanı savaşlarla dolu bu dünyada bir barış güvercinin kanatlarında ki parıltılarda… Her şeyde çıkar arayan insanlığın inadına sevmek seni, çıkarsızca… Geride kırık bir kalp bıraktın da, arkana bile bakmadın… O kalp ki anahtarları bir uzak diyarda. O kalp ki seni yaşamak için delirme sınırlarında. O kalp ki muhafız korumasında… Şimdi bak! Bu satırlar sana; anlasana… Sen aşka ve aşkıma inanmıyorsun! Seni çok sevdiğimi görmemezlikten geliyorsun değil mi? Kays adlı genç adam, aşkına yandığı Leyla’sı için Mecnun lakabını alıp çöllere düşmemiş mi? Ferhat, Şirin’i için olağanca gürzüyle kayaları delmemiş mi? Kerem, ermeni asıllı olmasına rağmen Aslı’sını sevmemiş mi? Peki aşk yoksa bu efsaneler ne hacet? Aşk şairleri neden kağıt kalem başında sabahlıyorlar? Neden yazılıyor aşk üzerine şarkılar, şiirler, kelimeler? Nefesler tükeniyor, yürekler sızlıyor; en hassas yerlerinden… Hala anlamıyorsun değil mi? Bari şunu hatırla! Sana hep derdim ya! Aşk, senin gözlerine bakarken uçurumlara düşmektir, yanımdayken elini tutmak isteyip kimi zaman sarılmaktır. Öperken bile utanmaktır, saflıktır. Elimden geldiğince duygularımı anlatmaktır. Aşk bir anlık değil bende ömürlüktür. “Sevdim mi adam gibi severim” sloganının gerçeğe yansımasıdır. Duyu organlarımın yavaş yavaş işlevlerini yitirmesine aldırış etmeden seni düşünüyor ve seviyor olmaktır. Sevgiye dair kaç suret varsa; suret başına sevebilmektir. Hala anlamadıysan; bırak aşk, bu işleri bırak! Sana güvenim yok artık. Sen benim, kimselere karşı besleyemediğimin duyguların; gizli öznesi olursun ancak. Bende kendi içinde, yüklemler üreten ilkokul talebesi… Seni, içimden sen bile alamazsın diyecek kadar yürekli olmaya çalışsam da gerçeklere tiryakiliğim var artık… İşte ben buna kader değil; yazık diyorum…Lanet olsun…

Alkışlar ve Perde…

pelitas | 16 Ocak 2008 07:05

Bir deli sevda bende ki;
yürek acısı…
Yalnızlığın kaçıncı durağı ki?
Anlamlar hiç bu kadar anlamsız olmamıştı,
sözlerin hiç bu kadar canımı yakmamıştı.
Alışmalı sensizliğe, sessizliğe dayanmalı
Hani seni sevdim ya!
Ahmaklık mı yaptığım?
Alçaklık mı yaptığın?
Bu son şehir, son limanım.
Amansız fırtınalar, denizlerin tadı yok.
Yıldızlar ağlıyor
ve karabasanlar uykularımı bölüyor.
Kaçıncı ayrılık perdesi bu?
Gönül yorgun, yürek susuz,
sevgi sonsuz.
Bu son film, son gökkuşağı;
yıldızların gecede son oyunları.
Ay ışığının hükmü gökyüzünde,
yakamozlar tüm sahil şeritlerinde;
anlamsız hayatın ilk başlangıç yerinde…
Bu sözler sana, hüzünler bana…
Sevgiler sana, mutsuzluk bana…
Yara bu!
İçin için kanasa da…
Geç bir vakit artık;
geç bir sen,
geç bir ben,
geç bir “biz”.
Doğru ya! Geç kaldık…
Alkışlar ve perde…

aşk ve ab-ı hayat…

pelitas | 11 Ocak 2008 00:19

Yıprattı beni, aşk… Yüzümdeki hüzün, bir senfoniye dönüştü sonunda. Dudaklarından dökülen büyülü tınılara kapılıp gitmişken ona; tabir-i caizse aldatılma duygusunu yaşattı bana. Hak etmediğim bu olay bunalttı beni. Kırıcı olup nice zaman sonra yanlışını anlamasına karşın özür dilemeyi bile düşünmeyen insanlara dost dediğim anlarla çakıştı… İçime tortu gibi çöken haksızlıkların etkisini yok etmek amacıyla değil, benliklerinin doyurulması adına üstüme gelen insanları kırmamak için sustum, sessiz kaldım… Aşk dediğim insan bile beni anlamaktan uzaktı… “O” bana soluk kadar yakınken şimdi ona ulaşamıyorsam… “O” beni anlamamak için direnişini sürdürüyorsa… Beni en derinden vurup kalbimde kocaman bir yara bırakıyorsa… Ben daha ne yapayım ab-ı hayat? Feri gitmiş gözlerle onun yolunu beklememin dramını ve bunda ki yüreğime özgü değerleri kimseler anlayamadı. İhanetsiz, karşılıksız sevmenin nasıl bir direniş olduğunu anlatamadım aşka.