bildirgec.org

nihansage

5 yıl önce üye olmuş, 35 yazı yazmış. 171 yorum yazmış.

Derin karanlık 8

nihansage | 28 Şubat 2012 15:21

– Yüzbaşı Hakan Çelik. Hem albay hem de bu geminin kaptanı mı oldun? Aferin sana. Ben yokken çok yol katetmişsin.Kaptan Çelik’in karşısında, yıllardır aradığı kişi durmaktaydı. Kayıp kaptan Emin Doğaner, gözlerini dikmiş ona bakıyordu. Kendisine alaycı bir üslupla hitap etmekteydi.Kaptan Çelik ve yanında bulunan mürettebat şaşkınlık içersindeydi. Kaptan köşkünde bulunan herkesin aklında ki soruyu sordu.
– Kaptan Doğaner, gerçekten siz misiniz?Emin Doğaner kendinden emin adımlarla, kaptan Çelik’in yanına yürüdü. Küstah ve karşısındakini hor gören bir ifadeyle Kaptan Çelik’in sorusuna cevap verdi.
-Evet, benim. Ve şu andan itibaren, DERİN KARANLIK’a yüksek konseyin efendisi HAMANE adına el koyuyorum. Gemi ve mürettebat artık benim emrim altındadır. Benim iznim olmaksızın yapılan her uygulama, adamlarım tarafından şiddetli bir şekilde cezalandırılacaktır.Kaptan çelik ve mürettebat şok içersindeydiler. Kaptan, bulunduğu yerden indi. Kaptan Emin’in yanına geldi. Tam karşısında durdu. Bu kişi, yıllardır arayıp durduğu kişiye hiç benzemiyordu. Yüzünün hatları, vücut ölçüleri, kaptan Emin’e çok benziyordu ama gözlerinde ki ifadeler hiç onun tarzı değildi. Yıllar onu bu kadar çok mu değiştirmişti yoksa… Başını dik tutarak, karşısında bulunan ve artık kendisine yabancı olan bu adama, geminin gerçek kaptanı olarak hitap etti.
– Ben, DERİN KARANLIK’ ın kaptanı Albay Hakan Çelik. Bu gemi ve mürettebat tamamen benim emrimdedir. Uluslar arası yasalar gereğince hiç bir ulus veya koloni bir öğrenci gemisine silah zoruyla el koyamaz ve asla o gemiye saldıramaz. Bu durum savaş olsa dahi yapılamaz.Kaptan Emin, Kaptan Çelik’in tam göz hizasına gelecek şekilde yaklaştı. Gözleri tehtitkar bir ifadeyle bakmaktaydı.
– Hâlâ anlamadın mı? Gemine ve mürettebatına el koydum. Seni de hücreye yolluyorum.Etrafta ki mürettebata konuşmak için döndü.
– Bana karşı gelen olursa, onu kaptanınız gibi hücreye yollamam. Anında cezasını verip, uzay boşluğuna gönderirim. Herkes anladı mı?Kendisine şaşkın gözlerle bakan mürettebata baktı. Kimseden ses çıkmıyordu. Ses tonunu daha da yükselterek tekrar sordu.
– HERKES ANLADI MI?Tüm mürettebat “evet, anladık,” demek zorunda kalmıştı. Oktay ise yıllardır hayalinde yaşatmış olduğu kahraman babasını, bu şekilde karşısında görünce çok şaşırmıştı. Kaptan Doğaner ile birlikte gelen askerlerden ikisi, kaptan Çelik’i silah zoruyla gözetim odasına götürmek için harekete geçmişti. Kimseye de, gözetim odasının yeri nerede diye sormamışlardı bile. İkinci kaptan Rıza, Kaptan Emin’e yaklaştı. Öncelikle kendini ve rütbesini tanıttı.- İkinci kaptan Yüzbaşı Rıza Aslan. İzin verirseniz size bir şey sormak istiyorum efendim.Kaptan Emin Doğaner, tüm dikkatini yapmış olduğu işe vermişti.Yanında getirdiği cihazı, geminin ana bilgisayarına bağlamaya çalışıyordu. Yüzbaşının sorusuyla başını yapmış olduğu işten kaldırdı. Yüzbaşıya baktı.
– Ne istiyorsun?
– Efendim, adamlarınız geminin kaptanını götürdüler ama gözetim odasının yerini hiç kimseye sormadılar ve…Kaptan Emin, yüzbaşının lafını adeta ağzına tıkar gibi sözünün bitmesini beklemeden sorulan soruya yanıt verdi.
– Derin karanlık adını vermiş olduğunuz bu gemi, ileri bir uzaylı teknolojisiyle yapılmış, boyutlar arası geçişler yapabilen bir uzay gemisidir. Siz Yüzbaşı, bindiğiniz atın neler yapabileceğinin farkında olmayan küçük çocuklar gibisiniz. Benim adamlarim, gelmiş olduğumuz boyutta sıtandart ölçülerde yapılmış olan bu gemiyi avucunun içi gibi iyi bilirler. Hatta sizden daha iyi bir şekilde onu tanıyoruz. Bu yüzden sizlerin yardımına ihtiyacımız yok, bilmem anlatabildim mi?Yüzbaşı Rıza, şansını biraz daha zorlamaya karar verdi.
– Efendim, yüksek affınıza sığınarak size bir şey daha sormak zorundayım. Bu gemide yaşları henüz on yedi olan, otuz sekiz öğrenci var. Ve biz Titan’ın çok yakınında bulunmaktayız. Eğer izin verirseniz, öğrencileri küçük bir uzay mekiğiyle tahliye etmek istiyorum.Kaptan Emin, dik dik yüzbaşıya doğru bakmıştı. Sonra bakışlarını odada bulunan yedi öğrencinin üzerinde gezdirdi. Hepsi korkmuş koyunlar gibi birbirlerine sokulmuşlardı. Yanlarına gitti. Oktay, babasının kendilerine doğru yaklaştığını görünce ne yapacağını şaşırmıştı. Arkadaşlarının arkasına geçti. Boyu uzundu, ne yapsa kaybolamıyordu. Kaptan Emin, hepsine tek tek baktı.
– Yedi taneniz burada, demek geri kalanınız da geminin çeşitli yerlerinde görev yapmaktalar.Bakışları, Oktay’ın üzerinde sabitlenmişti. Yavaş yavaş, Oktay’ın yanına doğru ilerledi. Diğer çocuklar kenara çekilmek zorunda kalmışlardı.
– Yakanda ki isimliğin olmasa bile yine de seni tanırdım Oktay Doğaner. Gözlerin hiç değişmemiş. Üstelik alnında duran yara izi senin kim olduğunu ele veriyor.Gözlerini Oktay’ın üzerinden çevirmeden, Yüzbaşı Aslan’a seslendi.
– Yüzbaşı Aslan, Gemide bulunan herkesin, dinlenme salonuna gitmesini istiyorum. Bu bir emirdir. Emre uymayanlar, kim olurlarsa olsunlar, şiddetli bir şekilde cezalandırılacaklardır.
– Efendim, peki ya tahliye…Yüzbaşıya doğru baktı.
– Tahliye yok. Gemide ki herkes şu anda Efendimiz HAMANE’nin kölesidir. Ölü ya da diri, hiç farketmez. Her ne olursa olsun emirlere tam uyulacaktır.
—————————

Şişede durduğu gibi durmuyor

nihansage | 20 Aralık 2011 14:31

Yıl başı geliyor. İnsanlar alışveriş merkezlerine akın etmeye başladı bile. Pek çok insan için yeni yıl demek, mutluluk ve huzurun başlangıcı demek. Bazı insanlar için ise dini bir bayram ve uyulması gereken dini kurallar demek. Bazıları için, ellerini ovuşturarak, satmış oldukları malların paralarını saymak, kimisi için ise yeni yıla daha fakir olarak girmek demek. Sabaha kadar içip, yapmış oldukları taşkınlıkların farkında olmayarak, polis karakollarında sabahlayanları saymıyorum bile.

O gece işi en zor olan kesim, acil servis elemanları ve polislerdir. Halkın asayişini sağlamak ve insanların yeni yıla sağlıklı bir şekilde girmelerini sağlamak ne de olsa onların işi. Üstelik bu insanlar içkinin dozunu kaçırıpta, yaptıkları işlerden haberleri olmayınca işleri daha da zor olmakta.

DERİN KARANLIK 6

nihansage | 12 Eylül 2011 10:38

.

Oktay ve ikinci kaptan Rıza Aslan, üzerlerinde uzay kıyafetleri olduğu halde büyük bir kapının önünde duruyorlardı. Kapının üzerinde büyük harflerle D KAPISI -2 yazıyordu. Bu kapı dış uzaya açılan ikinci kapıydı. Oktay ve ikinci kaptan Rıza Aslan uzaya çıkacaklardı. Kaptan Çelik, Oktay’ın yanına geldi. Pencereden dışarıyı gösterdi.
– Şu dışarıda duran kırmızı bayrağı görüyor musun?Oktay, küçük pencereden dışarıya baktı. Kapıdan on metre kadar ileride olan bir direğe, kırmızı renkte bayrak asılmıştı.
– Evet efendim. Görüyorum.
– Peki o bayrağın niçin oraya asıldığını biliyor musun?
– Hayır efendim.Oktay, kaptanın sorusuna cevap verirken, sesinin titrememesi için çok uğraşmıştı. Sırtında uzay elbiseleri, dışarıda asılı duran bir bayrak ve yanında tüm gemiye hükmeden bir komutan vardı. Duymaktan korktuğu şeyi, kendisine söyleyeceği anı korkuyla beklemeye başladı.
– O bayrak oraya, siz uzaya çıkıpta onu oradan alasınız diye asıldı öğrenci Oktay.
– ~~~~~~~~~~~~~~~~~~!!!
– Seni duyamadım? Bana söylemek istediğin bir şey mi var?
– Ha! Evet, evet efendim. O bayrak sizin elinize teslim edilecektir. Ama bunu nasıl yapacağimi bilmiyorum.Kaptan Çelik, Oktay’a bakıp gülümse mişti.
– Korkma, bu bir eğitim gemisi. Oraya yalnız gitmeyeceksin. Sana eşlik etmesi için ikinci kaptanımı yanına veriyorum. O sana yardım edecektir.İkinci kaptan Rıza Aslan’a döndü.
– Hazırsanız göreve başlayabilirsiniz.Rıza Aslan ve Oktay, komutana asker selamı verdikten sonra, kendileri için açılan ikinci kapıdan, hava boşluğu odasına girdiler. Kapı kapandıktan sonra, kaptanın sesini duydular.
– Oktay, unutma bu bir eğitim gemisi. Seni tehlikeye atacak hiç bir şey yapılmayacaktır. Eğer hazırsan dış kapıyı açmak için gerekli hava boşaltım düğmesine sen basacaksın. Bunu istemiyorsan da o zaman geri gelebilirsin. Ama unutma, bunu yapmak için başka şansın olmayacak. Ya şimdi uzaya çıkarsın ya da Derin Karanlık Dünyaya döndükten sonra, bir daha uzay gemilerinde görev alamazsın. Tercih senin. Fakat kararını verirken şunu unutma, babanı bulmayı ne kadar istiyorsun?Kaptan’ın sözleri Oktay’ı etkilemeye yetmişti. Babasını bulmayı her şeyden çok istiyordu. Ama uzay ise onu korkutuyordu. Terlemeye başlamıştı. Ağzı kuruyordu. Gözlerini kapadı ve bir süre bekledi. “Babanı bulmayı ne kadar istiyorsun?” Kaptan’ın söylediği bu sözler zihninde sürekli dönüp durmaktaydı. Şimdi bir karar vermesi gerekiyordu. Kaptan’ın sorusunun cevabını, sadece kendisinin duyabileceği kadar kısık bir sesle cevap vermişti. “Her şeyden çok”. Kesin bir kararlılıkla kapının yanında bulunan düğme basmıştı sonunda. Artık geri dönüşü yoktu. Dışarıya çıkacak ve o kırmızı bayrağı alıp kaptana teslim edecekti.Düğmeye basılınca, odada bulunan hava boşalmaya başlamıştı. Tüm hava boşalınca ise basınç dengelenmiş ve Oktay ile Rıza Aslan geminin yer çekimi alanından çıkıp uzay boşluğundaymış gibi havada asılı kalmışlardı.
– Her şay hazır kaptan. Dışarı çıkmak için emirlerinizi bekliyoruz.Rıza Aslan, emri beklerken, kaptan yanında bulunan Doktorla Tülay ile konuşuyordu.
– Durumu nasıl?Elindeki monitörden Oktay’ın sağlık durumunu takip eden Doktor Tülay, Kaptan’ın sorusuna cevap vermişti.
– Çok heyecanlı ama bunu başaracağına eminim.
– Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?
– Kalp atışları yine çok hızlı, tansiyonu iki derece kadar yükseldi ve vücudu ise çok terliyor. Eminim ki gözleri de kararıyordur. Ama daha önce ki ataklarından farklı olarak şu anda çok kararlı. Yapmak istediği işe tamamiyle odaklanmış durumda. Her ne olursa olsun o bayrağı size getirecektir. Bundan adım kadar eminim.
– Çok kesin konuştunuz.
– Oktay’ı yıllardır tanırım. Onun bir işe odaklandıktan sonra vazgeçtiğini asla görmedim. Korku onu yolundan alıkoyamayacaktır. Göreceksiniz. Bunu başaracak…Kaptan, İkinci kaptan Rıza Aslan’a gerekli emri vermek için mikrofon’un yanına gitti. Düğmeye bastı.
– Kapıyı açabilirsiniz.Rıza Aslan, kaptan’ın emrine sadece ” Anlaşıldı komutanım,” diye karşılık vermişti. Ve hiç beklemeden kapının açılması için gerekli düğmeye basmıştı. Kendisi hiç teredddüt etmeden uzay boşluğuna çıkmıştı bile. Arkasına dönüp baktı. Oktay henüz kapının ağzında duruyordu. Eliyla ona gel işareti yaptı. Oktay dışarı çıkmak istiyordu ama bir türlü elini, geminin açık olan kapısından alamıyordu. Sanki görünmez bir kuvvet onun kapıyı bırakmasına engel oluyordu. Rıza Aslan, Oktay’a cesaret vermek için onunla konuşmaya başladı.
– Korkma gel. Bu geminin manyetik bir alanı bulunmaktadır. Seni kendisinden asla uzaklaştırmaz. Hatta gitmek istesen bile en fazla bir buçuk metre uzaklaşabilirsin. Daha fazla değil…Biraz cesaretlenen Oktay, kendisini uzay boşluğuna doğru bırakmıştı. Gerçektende ikinci kaptan’ın dediği gibi gemiden uzaklaşmıyordu. Onun manyatik alanı içerisinde hareket ediyorlardı. Etrafına bakındı. Dünyadayken görmüş olduğu uzay ve yıldızlar, şimdi kendisine ne kadarda yakındılar. “Harika bir şey,” diye düşündü. O bunları düşünürken, ikinci kaptan’ın sesiyle kendine geldi.
– Çok hoşuna gitti bakıyorum. Önce şu görevi tamamlayalım da sonra keyfine bakarız.
– Tamam, özür dilerim. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştım.
– Çoğu kişide yaşamayacak. Uzaya çıkan insanlar şanslı azınlıktır. Herkes bu deneyimi yaşayamaz.Oktay, geminin kenarlarına tutunarak, bayrağın olduğu direğe doğru yaklaşmıştı. İkinci kaptan onu hiç yalnız bırakmıyordu.
– Bayrağı al hadi. Bu senin görevin.Rıza Aslan’ın, Oktay’a verdiği cesaret, onu yüreklendiriyordu. Elini uzatıp, bayrağı yerinden aldı. Geri dönmek için hamle yapmışlardı ki, tam üzerlerinden gök taşlarının hızlı bir şekilde geçtiklerini farkettiler. Başını kaldırıp, göktaşlarına baktı. Korkuya kapılmıştı. Ama Rıza Aslan inanılmaz şekilde sakin duruyordu.
– Göktaşlarını görmüyor musun? Ya bize veya gemiye çarparlarsa.Rıza Aslan, sanki hiç bir şey olmamış gibi, Oktay’a cevap verdi.
– Geminin manyetik alanından bahsetmiştim ya sana, işte o manyetik alan bizi nasıl gemiden uzaklaştırmıyorsa, yabancı cisimleri de yaklaştırmıyor. Onun için korkma, gemiye veya bize en fazla bir buçuk metre yaklaşabilirler. Daha fazla değil…Oktay’ın kendisine bir şey söylemesini beklemeden, kapıya yönelmişti bile. Arkasına dönüp Oktay’a baktı.
– Hadi sen gelmiyor musun? Seni bilmem ama ben çok acıktım. Akşam yemeğine anca yetişiriz.Oktay, ikinci kaptan’ın rahat tavırlarından etkilenmişti. O da kapıya doğru gitmeye başladı. Kapıdan içeriye girince, ikinci kaptan’ın onu beklediğini gördü.
– Hadi çabuk ol. İçeriye gir ki kapıyı kapatayım.Oktay içeriye girince kapının kapanması için gerekli olan düğmeye basmıştı. Daha sonra otomatik olarak içeride ki basınç ayarlanmış ve tekrardan yer çekimi sağlanıp, gerekli olan hava verilmişti. İkinci kaptan hemen başlığını çıkarmıştı bile.
– Ohhh… Dünya varmış. Bu meretleri ne kadar geliştirirlerse geliştirsinler, yine de normal şekilde hava almanın yerini tutmuyor.Geminin ikinci kapısı açılıp içeriye Kaptan Çelik girmişti. Her ikiside kaptan’ı karşılarında görünce hazır ol duruşuna geçtiler.
– Tebrik ederim sizi. Öğrenci Oktay. Bana vermek istediğin bir şey var mı?Oktay hemen elinde tutmuş olduğu kırmızı bayrağı, kaptana doğru uzattı.
– Buyrun efendim. Almamı istediğiniz kırmızı bayrağınız. Artık sizindir.Kaptan Çelik, Oktay’ın uzatmış olduğu bayrağı büyük bir gururla almıştı.
– Beni yanıltmadın Oktay, aferin. Babana layık bir evlat olduğunu ıspatladın.Kaptan Çelik, dış uzaya açılan kapının yanına gelmişti. Oktay’a doğru baktı.
– Sana bunun bir eğitim gemisi olduğunu daha önce de söyledim, şimdi de söylüyorum.Kaptan yüksek sesle emir verdi ve ” Işıkları yakın,” dedi. Verilen emirle birlikte her taraf aydınlanmıştı. Pencereden görülen uzay artık yerinde değildi. Kaptan dış uzayın kapısını açan düğmeye basmış ve açılan kapının dışında Oktay’ı hayrete düşüren bir oda belirmişti. Odanın bir tarafında Derin Karanlık’ın dış kısmının maketi yapılmıştı. Oktay’ın bayrağı almaya gittiği bayrak direği ise orada öylece duruyordu. Oktay hayretler içersinde kalmıştı. Şaşkınlık içinde uzay giysisinin başlığını çıkardı ve bayrak direğinin yanına bu sefer yürüyerek gitti. Onu eliyle tuttu.
– Peki ama, ya göktaşları. Onları gördüm. Tam üstümüzden geçiyorlardı.
– Holoğram görüntüler. Başlığında bulunan, üç boyutlu görüntüleri algılamanız için bir sistem var. Onun sayesinde istediğimiz görüntüleri sanki gerçekmiş gibi canlandırabiliyoruz. Bu arada İkinci kaptan Rıza’nın sana söylediği gemi ile ilgili bilgiler gerçek. Gerçekten bu geminin manyetik bir alanı var ve elbiselerimizde bulunan sistem ayesinde bizi uzayda olduğumuz zaman yanından ayırmıyor. Bana öyle şaşkın gözlerle bakma. Senin gibi yüksek risk taşıyan tecrübesiz bir öğrenciyi dış uzaya çıkartacak değildim ya. Sana daha önce de söylediğim gibi, bu bir eğitim gemisi. Sizleri asıl görevlerinize hazırlayan önemli bir gemi.

DERİN KARANLIK 5

nihansage | 19 Ağustos 2011 09:22

DERİN KARANLIK, Dünya atmosferini aşıpta uzaya çıktığı zaman, kaptan, rahatlamış olarak geminin idaresini, ikinci kaptan Yüzbaşı Rıza Aslan’a devretmişti. Rıza Aslan “tuttuğunu koparan” diye tabir edilen bir insandı. İki yıldır DERİN KARANLIK’ın ikinci kaptanlığını yapmaktaydı. Kendi uzay gemisininin kaptanlığını yapabilmesi için ise, henüz önünde iki yılı daha vardı. Yüz kilonun üzerinde iri bir vücudu vardı. Ama asla şişman değildi. Üniforması, iri kaslarını gizleyemiyordu. Yirmi sekiz yaşının vermiş olduğu genç ve dinamik havası, kaptan köşküne adeta hayat vermekteydi. Kaptan, yanında bulunmadığı zamanlarda, personel onun etkisi altında kalmaktaydı. Güçlü ve gür sesi, onu her ortamda görülür yapıyordu. Kısa kesilmiş sarı saçları ve baktığı zaman insanı etkileyen mavi gözleri vardı.
Albay Çelik, kaptan köşkünden çıktıktan sonra, ikinci kaptan Rıza Aslan, dümencinin yanına gitmiş ve ona gerekli emri vermişti.- Rotamız Satürn gezegeni. Uydusu olan Titanda kurulan uluslar arası uzay üssüne doğru gidiyoruz. Hemen rota verilerini bilgisayara girin.
– Başüstüne efendim. Titan’ın rota bilgileri bilgisayara verildi.Yüzbaşı Rıza Aslan, yerde oturmakta olan öğrencilere doğru döndü.
– Şu anda Satürn’ün uydusu olan Titan’a doğru yola çıkmış bulunmaktayız. Bildiğiniz gibi Titan, samanyolunda Dünyaya en çok benzeyen gök cismidir. Orada bulunan Uluslar Arası Uzay üssü olan KONAK-1 e gidiyoruz. Her biriniz, eğitmenlerinizin sizlere vermiş olduğu görevleri harfiyen yerine getireceksiniz. Unutmayın ki, bu görev sırasında ki yapmış olduğunuz hareketlerin her biri eğitmenleriniz tarafından üstlerimize rapor edilecektir. Ona göre davranın ve emirleri uygulayın. Geleceğiniz, bu gemide yapmış olduğunuz hareketlere bağlı. Sakın unutmayın.Öğrenciler, ikinci kaptanın kendilerine söylediği şeyleri büyük bir dikkatle dinlemişti. Başlarında ki eğitmenleriyle birlikte kaptan köşkünden çıktılar Her birinin heyecanı gözlerinden okunabiliyordu. Hayalleri gerçek olmuş ve Titanda kurulan uluslar arası uzay üssüne gidip, kendilerine verilen görevi gerçekleştireceklerdi.Albay Çelik revire gelmişti. Otomatik kapı kendiliğinden açılmış ve içeride Oktay’ı sakinleştirmeye çalışan Doktor Tülay Işık’ı görmüştü. Doktor sürekli olarak Oktayla konuşuyor, Oktay ise eliyle kulaklarını kapatmış bir şekilde Doktoru duymamaya çalışıyordu. Sinirleri iyice gerilmiş olan Doktor Işık, Albay’ı karşısında görünce daha fazla dayanamamıştı. Oktay’ın yanından ayrılıp, Albay’ın tam karşısında durdu.
-Bu yaptığından memnun musun şimdi. Oktay bir türlü sakinleşmiyor. Ne yaptıysam olmadı. Okulda onca çocuk varken sen git… Yok illa bu çocuk olacak. Ya ben… Bana ne demeli. Nasıl oldu da bunu kabul edebildim. Kendime inana mıyorum.Albay, Doktoru kollarından tutup, kenara çekti. Şu anda ilgilenmesi gereken kişi o değildi. Oktay’ın yanına geldi. Oktay, elleriyle kulaklarını örtmüştü. Gözleri sımsıkı bir şekilde kapalıydı. Ne bir şey duymak, ne de görmek istiyordu. Oturduğu yerde ileri geri sallanıyordu.Albay Çelik, Oktay’ın ellerini tuttu ve kulaklarını açtı. Çocuk tüm direnmesine rağmen, Albay Çelik’in gücüne karşı gelemiyordu. Albay, Oktay’ın kulağına ağzını yaklaştırdı ve onun duyabileceği bir şekilde fısıldadı. Söylediği şeyler, Oktayda anında etkisini göstermişti. Çocuk, gözlerini açmış ve sallanmayı kesmişti. Kafasını kaldırıp, Albay Çelik’e baktı.
– Bunu sen nereden biliyorsun?
– Ben de oradaydım.Oktay şaşırmış bir haldeydi. Ne diyeceğini ne yapacağını bilemiyordu. Şaşkınlıktan gözlerini kocaman açmış bir halde Albay’a bakıyordu.
– Sen orada olamazsın. Senin söylediğin, sadece benim rüyalarımda görmüş olduğum bir olay. Bunu senin bilmen mümkün değil.Albay, Oktay’ın olayları karıştırdığını fark etmesi uzun sürmemişti.
– Senin rüya diye bildiğin şeyler gerçekten yaşandı. Ve ben de oradaydım. Tam olarak senin ve babanın yanında. O zamanlar çok küçüktün. Yanılmıyorsam altı yaşına yeni girmiştin. Yaşadığımız olayın benim tarafımdan kabul edilmesi ve anlaşılması dahi çok uzun sürmüştü. Senin bilinç altın ise olayları unutmanı sağladı. Ama yaşadığın olay o kadar büyüktü ki bunları unutmana izin vermedi ve rüyalarını etkilemeye başladı.Oktay iyice şaşırmıştı.
– Rüyamda gördüklerim inanılmaz şeyler ve siz bana bunların gerçek olduğunu ve bütün bunların yaşandığını mı söylüyorsunuz?- Evet, hepsi gerçekten yaşandı.Oktay ve Albay Çelik’in konuşmalarından hiç bir şey anlamayan Doktor Işık ve Doktor Canbey, soran gözlerle ikiliye bakıyordu. Doktor Işık daha fazla dayanamadı. Aklında ki soruyu Albay’a sordu.
– Yıllar önce ne oldu da sizleri bu kadar etkiledi? Sakıncası yok ise öğrenmek isterim. Hem çocuğun kulağına ne söylediniz de birdenbire korkusunu unutupta söylediğiniz söz ile ilğilenmeye başladı?Albay Çelik, Tülay’a baktı. Doktor Canbey’in de bir cevap istediği her halinden belliydi.
– Oktay’ın kulağına ne söylediğimi, eğer kendisi de isterse Oktay’ın açıklaması daha doğru olur.Oktay yere bakıyordu. Uzay korkusunun asıl nedeni olan, başlangıcı belirleyen ve babasının kendisine söylediği ve asla unutmadığı şey.
– Babamı rüyalarımda sürekli olarak görürüm. Ve onu her gördüğüm zaman bana mutlaka bir söz söyler. O bu sözü söylemeden rüyam bitmez. Bana söylediği şey ” Evren dediğimiz şey, aslında biziz. Biz evrenin içindeyiz, evren ise bizim içimizde.” Ben bunu hep rüyalarımda babamın bana söylemiş olduğu bir cümle olarak düşünmüştüm. Ama Kaptan Çelik’in bu sözü kelimesi kelimesine bana söylediğini duyunca bir tokat yemiş gibi sarsıldım. Çünkü ben bunu babamın bana sadece rüyalarımda söylediğini sanıyordum. Meğerse gerçekmiş. Bu cümle gerçek ise daha sonra yaşananlar da gerçektir.Kaptan Çelik, Oktay’ın kaldığı yerden olayları anlatmaya başladı.
– O sıralar ben bu geminin ikinci kaptanıydım. Oktay’ın babası olan Kaptan Emin Doğaner ile birlikte bir görev için Dünyaya gönderilmiştik. Kaptan artık Dünyaya yerleşmeyi pilanladığı için ailesiyle birlikte seyahat ediyordu. Dünyaya yaklaştığımız zaman Kaptan Doğaner, kaptan köşkündeki büyük pencereyi açtırmış ve Oktay’a Dünyayı gösteriyordu. Gezegen bütün haşmetiyle tam karşımızda duruyordu. İşte o zaman kaptan, Oktay’a ” Evren dediğimiz şey aslında biziz. Biz evrenin içindeyiz, evren ise bizim içimizde,” sözünü söyledi. Bu söz benim de çok hoşuma gitmişti. Asla unutmadım.Her iki doktorunda gözlerinin içine baktı.
– M KANUNU diye bir yasa duydunuz mu hiç?Doktor Canbey, Kaptan’ın sorusuna cevap vermişti.
– Bildiğim kadarıyla bu evrensel kanun yeni ıspatlandı ve kabul edildi. Evrenin içinden yeni evrenler çıkması ve paralel dünyaların varlığı kabul edildi. Ama bunu bilsek bile enerji boyutuna geçip, onbirinci boyuta gidipte tekrardan anti evrene geçip ve yine maddesel hale gelmemiz çok zor. Hatta imkansız.Kaptan çelik Doktora gülümseyerek baktı.
– Anlattığınız şeyler doğru fakat eksik. M yasası bundan tam olarak on yıl önce kabul edildi. Bu yasanın kabul edilmesindeki asıl neden, on yıl önce bu gemide yaşanan bir olaydır. Kaptan Doğaner oğluyla konuştuğu sırada hepimizi etkileyen bir olay yaşandı. Özellikle bundan Oktay etkilendi. Ve etkilerini ömrü boyunca üzerinde hissetti. Hepimiz açık olan pencereden Dünyaya bakıyorduk. Harika bir görüntüydü. Birden çok güçlü bir işik belirdi. Ardından kulakları sağır eden ses duyduk. Daha ne olduğunu anlamadan kaptan köşkünde yabancı insanların bulunduğunu fark ettik. İnsan gibiydiler ama insan değillerdi. Farklı bir evrenden, farklı bir boyuttan bizim evrenimize gelmişlerdi. Bunu daha sonra, bilgisayar verilerini inceledikten sonra farket miştik. Silahları bize doğru çevrilmişti. Liderleri olduğu belli olan biri kaptana doğru yaklaştı. Bizim dilimizde konuşuyordu. Meğerse daha önce de boyutlar arası kapıdan geçmişler ve insanlarla temas kurmuşlar. Bu arada dillerimizide öğren mişler.Doktor Tülay anlatılanlardan dehşete düşmüştü.
– Ne istiyorlardı peki?Kaptan Çelik, Tülay’ın sorusuna cevap verdi.
– Gemiyi ve içindeki mürettebatı istiyorlardı. Bunu ne için istediklerini bilmiyorum ama onca yolu aşıpta geldiklerine göre önemli bir şey olmalı.
– Babam o zaman mı kayboldu?Kaptan Çelik, üzüntülü bir şekilde duran Oktay’ın yanına gitti. Eliyle onun omzunu tuttu.
– Evet. Bizim için ve senin için kendini feda etti. İstilacıların liderinin üzerinde boyutlar arası seyahati gerçekleştiren bir cihaz vardı. Baban istilacıya saldırdı ve nasıl yaptı bilmiyorum ama o cihazı çalıştırdı. İkisi birden büyük bir ışık ve sesin ardından kayboldular. Bizler ise geri kalan istilacıları etkisiz hale getirdik. Onları Dünyaya getirdiğimiz zaman, fizik kanunları tamamiyle değişti. Onlardan pek çok bilgi edindik. Diğer evrenler nasıl yerler, oralarda bulunan canlı potansiyeli nasıl, diğer evren kanunları nelerdir, işte bunun gibi şeyler öğrendik. Ama adamlar boyutlar arası kapının nasıl açıldığını ve maddenin enerjiye, enerjininde maddeye nasıl çevrildiğini bizlere anlatamadılar. Çünkü bilmiyorlardı. Onlar sadece öncü askerlerdi.Oktay çok üzgün görünüyordu. Gözleri yaşlarla dolmuştu ama ağlamıyordu.
– Babam öldü mü?
– Bilmiyorum. Ama ben yaşadığına inanıyorum. Yıllarca onu aradım ve aramaya devam ediyorum. Bu aramam sırasında senin de benim yanımda olmanı isterim.Oktay fazla beklemedi. Sadece başını sallayarak onayladığını belirtmişti.

YARINIM UMUT DOLU

nihansage | 03 Ağustos 2011 13:48

Sabah güneşi bütün ihtişamıyla gök yüzünde belirdiği zaman, geçen günün vermiş olduğu sıkıntı halinden ancak kurtulmuştu. Yeni günün doğması gibi, insan için de yeni bir başlangıç yapma ihtimali doğmaktaydı. Büyük mutasavvıf ve düşünür olan Mevlana Celalettin Rumi’nin sözleri aklına geldi; ne demişti Mevlana “Düne ait ne var ise dünle beraber gitti can cağızım. Bu gün yeni şeyler söylemek gerek.” Bu gün yeni bir başlangıç yapacaktı. Öncelikle bunu kendisine söyledi. Şimdi sıra ailesine ve hayatına girdiğinden beri kendisini hem dıştan hem de içten yıpratan kişiye söylemesi gerekiyordu.

DERİN KARANLIK 4

nihansage | 08 Temmuz 2011 14:02

DERİN KARANLIK adlı uzay gemisi kısa mesafe uzay uçuşları için tasarlanmış bir gemiydi. Kendi sınıfının orta seviyesi sayılabilirdi. Güneş sisteminin içerisinde rahatlıkla seyahat edebiliyordu. Daha uzun mesafe yolculukları ise, daha gelişmiş ve mürettebatını uzun yıllar boyunca dışarıdan yardım almadan, kendi kendine yetebilen gemiler tarafından yapılıyordu. Bu eğitim yolculuğu DERİN KARANLIK’ın ilk eğitim uçuşu değildi. Daha önce de öğrenciler bu gemi ve eğitmenleri tarafından, uzay uçuşları için hazırlanmıştı.Oktay, çekimser adımlarla uzay gemisine girmişti. Yanında Doktor Işık vardı. Doktor Işık, ona gemiye binmeden önce sakinleşmesi için bir ilaç vermişti. Ama bu bile Oktay’ın korkusunu bastırmasına az gelmişti. Kaptan köşkünde birlikte duruyorlardı. Burada durmayı Oktay istemişti. Korkusunu bir şekilde yenmesi gerektiğini biliyordu.
– Beş saattir bu geminin içindeyiz. Gezmediğimiz hiç bir noktası kalmadı. Yarım saat içersinde ise hareket edeceğiz. Kendini nasıl hissediyorsun?Oktay, Doktor hanıma baktı. Zaten beyaz olan teni hepten bembeyaz olmuştu. Tüm vücudundan kan çekilmiş gibiydi. Kalbinin atış ritmini rahatlıkla duyabiliyordu.
– Kalbim kulaklarımdan fırlayacakmış gibi atıyor.Doktor Işık, Oktay’a gülümsemişti.
-Korkma. Bunu başarabilirsin.
– Ağzım kuruyor. Bu normal mi?

DERİN KARANLIK 3

nihansage | 22 Haziran 2011 10:56

Oktay çok şaşırmıştı. Karşısında hem kendini hem de babasını tanıyan biri vardı. Önce ne söyleyeceğini bilemedi. Albay’ın kendi hakkında ki tespiti o kadar doğruydu ki, ister istemez inkar etme yolunu seçti.

– Benim uzaydan korktuğumu da nereden çıkardınız. Üstelik annem de beni sizin söylediğiniz şekilde büyütmedi. Daima her konuda cesur olmamı söylerdi.

Albay Çelik gülümsedi. Karşısında henüz on yedi yaşında olan, fakat içinde fırtınalar kopan ve büyük bir insan gibi davranmaya çalışan bir çocuk vardı.

DİŞİM AĞRIYOR.

nihansage | 16 Haziran 2011 22:01

Gecenin en karanlık anında, uykunun ise en tatlı yerinde müthiş bir acıyla kıvranarak uyandı. Dişi ağrıyordu. Elini, ağrıyan tarafın üzerine koydu. İçinden bir “ah…” sesi yükseldi. Ama yanında uyuyan sevgili eşi hiç bir şey duymamıştı. Ardından bir inilti yükseldi. “ıııh…” . Hemen yanında uyuyan sevgili eşi bu iniltiyi duymuş ve ne olduğunu anlamak için yerinden doğrulmuştu. Sevgili karısı yatakta oturmuş, bir eli yanağı üzerinde olduğu halde inliyordu.

“Ne oldu? Yine dişin mi ağrıyor?” diye sordu. Tülay, yavru bir kedinin ağlamaklı yüz haliyle eşine baktı. Sadece başını salladı. Ağlamak üzereydi. Kemal, hışımla yataktan kalktı. Hem söyleniyor, hem de mutfağa doğru gidiyordu. ” Sana yüz kere söyledim değil mi. O dişini bu kadar ağrımıyorken tedavi ettir diye. Şimdi gecenin bir yarısında uğraş bakalım.” Buz dolabının kapısını açtı ve oradan bir ağrı kesici alıp dolabın kapağını kapattı. Tam musluktan su almak için geri dönmüştü ki, Tülay’ı elinde bir bardak suyla hazır vaziyette elini uzatmış, ağrı kesiciyi kendisine vermesi için beklerken buldu.

DERİN KARANLIK 2

nihansage | 13 Haziran 2011 18:27

O gece çok değişik rüyalar görmüştü. Rüyasında, içi kapkara olan bir girdap onu yutmaya çalışıyordu. Sanki bu girdap canlıydı. Oktay nereye kaçarsa kaçsın, onu takip ediyordu. Tüm uğraşlarına rağmen girdap Oktay’ı içine doğru çekmeyi başarmıştı. Oktay girdabın içine çekilince her tarafı müthiş bir karanlık kaplamıştı. Bu karanlığa eşlik eden sıkıntı hali dayanılmaz boyuttaydı. Bu durumdan kendini kurtarmaya uğraşıyordu. Ama başarılı olamıyordu. Tam boğulucak gibi olmuşkan, kendini birden yatağının içersinde buldu. Nefes nefeseydi. Atleti terden sırılsıklamdı. “Çok şükür, rüyaymış,” diye kendi kendine söylendi. Yanında ki yatakta yatan arkadaşı Ahmet, derin bir uykudaydı. Onu rahatsız etmeden yatağından sessizce kalkıp, lavaboya doğru gitti. Yüzünü, saçlarını ıslattı. İyice uyanmak istiyordu. Aynada kendine baktı. Koyu kahverengi saçları kısacık kesilmişti. Uçlarından sular damlıyordu. Kaşları oldukça uzundu. Gözleri, saçına uyumlu olsun diye sanki özel olarak koyu kahverengi olarak yaratılmıştı. İnce çizgili dudaklara sahipti. Teni ise bir erkeğe yakışmıyacak kadar beyazdı.