bildirgec.org

nacak

5 yıl önce üye olmuş, 24 yazı yazmış. 192 yorum yazmış.

ÜÇ KEMAL

nacak | 12 Haziran 2009 10:23

Yaşar Kemal ile tanışmam ortaokul yıllarında oldu.Yazarın Varlık roman ödülünü aldığı İnce Memed isimli romanını çok severek okumuştum.İnce Memed’in şu an kaç cilt olduğunu bilmiyorum ama o zaman 2 cilt halindeydi. 2 kalın cilt. 3. ve 4. ciltleri de var sanırım. İkisini de bir solukta okudum heyecanla. İnce Memed romanına felsefi bir bakış açısıyla yaklaşmak isterdim lakin sizi bunaltmaya hakkım olmadığını düşünmekteyim. Lisede edebiyat hocam 3 Kemal’i dilinden düşürmezdi. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir. Ben de onların adını hiç unutmadım. Mıh gibi kazımış beynime demek . Kemal dedin mi başlarım saymaya. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir.İnternette dolaşırken bir gün bizim edebiyat hocasının adına rastladım. Yanında da öykücü yazıyordu. Yaşar Kemal’ e dair övgülerini bir bir sıralamış gene yazısında da. Kendisi de Yaşar Kemal’e çok benzerdi zaten. Akrabası mı acaba diye düşünmüşlüğüm çoktur. Tevekkeli değil körle yatan şaşı kalkar demişler. Bizim hocada Yaşar Kemal’ le yatıp Yaşar Kemal’le kalktığından olsa gerek ona benzedi belki. Konuyu daha fazla sulandırmadan başlayayım ben en iyisi.

Asıl adı Kemal Sadık Göğceli olan yazar Osmaniye’nin Hemite köyünde doğar.(1922.Bazı yerlerde 1923’e kadar çıktığı oluyor bu tarihin) Benim onu ortaokul sıralarında okumaya başlamam gibi o da yazmaya ortaokul sıralarında başlar. Ortaokul son sınıfta okulu bırakması gerekir. İlkokuldan sonra eğitim hayatını sürdürdüğüne dair bir kaynak bulamadım. Bu üzücü oldu. Kaynak bulamamak değil tabi üzücü olan. Gerçi ilk eşi Tilda’nın ölümünden sonra Harvardlı Ayşe Semiha Baban’la evlenmesi takdire şayan. Kimilerinin deyimiyle de Yaşar Kemal doğal Çukurova mezunu. Kanaatimce üniversite eğitimi olmazsa olmazlardan olsa dahi ilkokul mezunu olup da kendini gerçekten yetiştiren insanları da tebrik etmek gerekiyor. Üstelik yazar küçük yaşta gözünün birini kaybediyor. Ama gözünü yıldırmıyor hiçbir şey. Belli ki yaşadıkları onu hayata daha da bağlamış. İlk eşi Tilda’ nın ölümünden sonra kendisini yazarlığa verdiğini söyler zaten Kemal. Babasını ise 5 yaşında kaybetmiş. Camide namaz kılarken babasının öldürüldüğüne bizzat şahit olmuş. Gerçekten acı bir olay. Amelelikten öğretmenliğe uzanan bir meslek hayatı var yazarın. Amele lafını çok üzülerek, mecburen ve de Wiki’ den aşırarak kullandığımı burada açıklama lüzumu hissediyorum.

Ağustosta Karadeniz

nacak | 10 Haziran 2009 14:47

Yılın dört mevsimi çalışan, 7/24 her an iş çıkabilir diye hazırda bekleyen ben, aslında tatil diye bir kavramın iş hayatımda yeri olmamasına rağmen, yaz kış demeden kısa-uzun hatta günübirlik şehir dışı gezmelerine bayılırım. Bu yıl gidecek bir yer bulamadım halen yaz için. Ama 2007′ de baştan başa dolaştığım Karadeniz tutkum başladı gene. Yazarsam yenerim bu duyguyu dedim ve klavyeye sarıldım. Gelintülü şelalesi mevzusunun açılmasından mı depreşmiştir bilinmez sanki birisi boynuma zincir vurmuş çekerek götürmek istiyor beni Karadenize. Havası ve yemekleri dokunmakla bünyeme kendimi zabtetmek zorunda kalıyorum zor da olsa.

Ağustos ayı Karadeniz gezimizin başlangıç ayıydı. İlk durağımız Samsun oldu. Çok sıcaktı hava. Karadenizde güneş olmaz diyerek binlerce km uzakta bıraktığım evimde kalan güneş gözlüğüm olmadan kendimi çok savunmasız hissettim güneşe karşı. İlk olarak Bandırma maket gemisini gezdik. Sonra bir müze gezisi hemen yakınında geminin. Ardından parktaki anıt önünde fotoğraf çekip Fatsaya doğru yola çıkıyoruz. Karadeniz Fatsa’ dan sonra başlar derler. Gerçekten de Fatsa’dan sonra sözün gerçekliğini bizzat kanıtlamış oluyoruz. Fatsa’ ya giden yolda uzun saçlının yeri diye bir yer var dediler. Medyum Ketonun mu ne kardeşiymiş. Canı istediği zaman çok güzel karşılarmış müşterileri bazen de sopayla kovalarmış. Oraya gidemedik korkudan.

Güneşten Önce Uyandım Bu Sabah

nacak | 10 Haziran 2009 10:49

Güneşten önce uyandım bu sabah. Balkona çıktım. Sabah meltemi esiyordu hafiften. Ürperdim ama hoşuma gitti bu üşümeyle üşümeme arası durum. Belki yarım saat oturdum balkonda. Güneşin doğuşunu izledim karşı apartmanın camına yansıdığı kadarıyla. Diğer balkona geçip ordan canlı yayın güneşin doğuşunu izlemek vardı ama o balkona geçen odanın, henüz uyumakta olan sakinlerini rahatsız etmek istemedim . Biraz da üşendim galiba oturduğum yerden kalkmaya. Ne de olsa 4 saat uyumuşum şunun şurasında. Ama uykusuz değilim şimdilik. Önceki günlerden depolanmış bol bol uyku biriktirmiştim. 3 gündür gece yarısına kadar oturan misafirlerime, depoladığım uykuda yetmeyecek bu gidişle. Saat ilerledikçe gözümün önünde uçuşmaya başlayan yastığıma, başımı koyduğumda, kargaların sesiyle irkildim. Bilinçaltı mıdır nedir onlar kalkmadan da ben kalktım sabahın 5’inde.

Müzik Aşkıyla Kör Olan Deha : Johann Sebastian Bach

nacak | 09 Haziran 2009 10:29

21 Mart 1685‘ te Almanya’ nın Eisenach kasabasında doğar. Alman klasik müzik bestecisi ve orgcusudur. Barok tarzında eserler icra edip, bu tarzı zirveye taşır .Bach’ ın aile fertlerinin büyük çoğunluğu müzikle ilgilenir. Kimisi org çalar, kimisi koro şefliği, kimisi saray müzikçiliği yapar. Vitus Bach, oğlu Hans Bach (çalgıcı lakabıyla bilinirdi , ailenin asıl ceddi) ve Christoph Bach (Mozartın uslubunu hazırlayanlardandır) Bach ailesinin ünlü müzisyenlerinden. Bu ailenin tarihi Orta Almanya’ nın Thüringen eyaletine kadar uzanır. Halk Bach ailesinin müzisyenlerinden BACH’ LAR diye söz ederdi. Bach adeta müzik aşkıyla dünyaya gelip müzik aşkıyla dünyadan göç etmiştir.

doğduğu ev
J.S. Bach ile müzik tarihi en şatafatlı dönemlerini yaşar. Bach geçmiş zamanlardaki müzik anlayışı ile gelecek nesil müzik anlayışını birleştiren bir köprü gibidir. Kendisinden önce geçen müzisyenleri inceler , onların fromlarını daha da geliştirir ve kendisinden 3 nesil sonra başlayacak yeni bir oluşumun da fikir babası olur.

Başlarda kendi çabasıyla müzik çalışmasını sürdürür. 25 yaşından itibaren Lueneburg Michaelis Schule für Musik okulunda çalışmalarına devam eder. Bir müddet sonra buradan ayrılarak Hamburg’ a gider. Çeşitli orkestralarda çalışır. Org çalar. Anstadt kilisesinde org çaldığı dönemlerde kilise idarecileri ile bir takım sorunlar yaşar. Bach’ ın kilisede org çalmaya başlamasıyla koronun uslubu bir anda değişir. Kendine has değişik bir uslubu vardır Bach’ın. Kilise idarecileri bu durumdan hoşnut olmaz. Onlara göre Bach’ ın müziği, koro müziğinin arasına garip sesler sokan, ilahinin havasını değiştiren bir müziktir. Bu adamın kutsal müziğin havasını değiştirmesine tahammülleri yoktur kilisedekilerin.

Vatikan’daki Laikler: Opus Dei

nacak | 08 Haziran 2009 15:55

Katolik kilisesi içinde gizemli bir güç .Vatikan’da etkili LAİK kurum .Opus Dei’nin her yerde rastlayabileceğiniz (nette) genel tanımı bu . Nasıl bir laiklik anlayışıysa artık .

Da Vinci Şifresinde geçen bu gizemli tarikat çok tartışılan ve merak edilen bir tarikat .Dünyada 45 milyon satan Da Vinci şifresi dikkatleri bir anda Opus Dei’ye çekmişti. Dan Brown Opus Dei için Vatikan Piskopoluğu demişti. Radikal bir Katolik mezhebi olduğunu söylemişti.

Jose Maria Escriva de Balaguery Albas isimli en az tarikat kadar karmaşık ismi olan bir papaz tarafından kurulmuş . 1928 ‘de Madrid ‘de .Papazın amacı din adamlarını bir araya toplamak değil Papa’ya Vatikan dışında destek olacak elit bir grup oluşturmaktı.

Opus Dei’nin Latince anlamı ‘Tanrının işi ‘ . Tanrıya ulaşmak için ille de papaz veya rahip olmak gerekmiyor opus dei felsefesine göre . Ne işle uğraşırsanız uğraşın yaptığınız işe Hristiyanlık ruhunu getirebilirseniz o zaman Tanrı’ya ulaşırsınız . Tarikat üyeleri Tanrı’nın çağrısına uyan ve aynı vücudun parçası olan insanlardır . Opus Dei hristiyan olmayan insanları bile tarikata üye yapmak için Katolik kilisesinden izin almıştı.Bu bir ilktir. Katolikler sıkı kurallara bağlıdırlar . Opus Dei’ye burada bir ayrıcalık tanındığı görülüyor .Papaz Jose Maria’yı sadece bu sebebe dayanarak sapık olarak itham edenler bile oldu Katolikler arasında . Yani tarikata hristiyan olmayan üye alınması nedeniyle .

Nacağın Çapası

nacak | 08 Haziran 2009 11:43

Bahçeye gittim dün. Bol bol çilek topladım üstümü başımı batırarak kırmızı boyalara. Sonra çapa yaptım, yoldum attım tüm zararlı otları. Nacağı aldım elime, vurdum bağrını delerek toprağın dibine. İnatçıydı yerken bir bir darbelerimi, izin vermiyordu ilkin taş tutmuş bağrı. Ama ben daha da inatçıyım dedim kendi kendime. Elbet seni de yola getiririm. Sen sadece bekle . Sonra asmaya aşı yaptım, bakalım tutacak mı diye beklemekteyim.

Çıktım dolaştım biraz dağda, bayırda koyun seslerini dinleyerek. Birisi başladı mı melemeye hepsi onu izliyor tek tek. Karıncaları seyrettim bir müddet, gene hummalı bir çalışma var anlaşılan. Arabayı yıkadım sonra, tertemiz oldu her tarafı. Yalnız anahtar kulübede kalmış, almaya üşendim, camın birisi kötü oldu içerden yarı açık olunca. O da nazarlık olsun dedim öylece bıraktım günün nişanesi niyetine.

İspiyoncu Melek

nacak | 07 Haziran 2009 13:24

Merhaba küçük tatlı melek.Hoşgeldin evimize.Nasıl da masum masum bakıyorsun etrafa.Bir huzur geldi sanki evimize seninle beraber.Ben senin halanım tatlım.Seninle çok güzel günlerimiz geçecek.Sen çok şanslı bir bebeksin.

Her geçen gün daha da büyüyorsun.Aylar ne de çabuk geçip gidiyor seninle ilgilenirken.Hiç farkında olamıyorum.Ayaklarım yerden kesildi sanki senin sevginle.Sen benim dünyam oldun artık.Şımarma ama hemen. Tek kıymetlim sen değilsin Melek.Başka kıymetlim de var.

Bakma ama bana sitemkar sitemkar.İçim burkuluyor sonra.Sen benim en gözdemsin.Ama onun yeri de ayrı. Sen başkasın o başka. Tamam mı halacım?

Oyy Oymapınar Oyy

nacak | 06 Haziran 2009 17:09

Güzel güneşli bir gündü. Manavgattaydım. Her geldiğimde Manavgat şelalesine gidiyorum, bu sefer başka bir yer olsun dedim. Aklımda Oymapınar Barajı vardı aslında. Manavgatlı tanıdığıma sordum nasıl gidilir, gitmeye değer mi? Sanırım daha önce hiç Oymapınar Barajına gitmemiş olacak ki veya tekneyle falan gittiyse ondan sebep minibüse atlayıp gidebileceğimi söyledi. Atladım minibüse son durak olan Oymapınar Barajında indim. Kapıdaki görevliler girişin yasak olduğunu söylediler. Ben turist olduğumu söyleyince bana güzellik yapıp içeri aldılar. Tam bu olayın cereyan ettiği esnada son seferini yapan minibüs yolcuları alarak Oymapınar Barajından ayrılıyordu. Dönüş ne ile yapılacak bir muamma. Kafamda başka başka muammalar varken onu erteliyorum şimdilik.

Darwinizm Temelli Aborjin Soykırımı

nacak | 06 Haziran 2009 10:10

Aborjin, Avustralya kıtası, Tazmanya ve çevre adalarda yaşayan yerli haklara verilen ad. Aborjinler, dil ve yaşam biçimi açısından ortak yönleri olan ancak topluluğa göre farklılıkları da barındıran geleneksel toplulukları ifade ediyorlar.

Güney Avustralya’da Noongar, Batı Avustralya’da Yamatji, Güneybatı Avustralya’da Nunga, Viktorya’da Koori, Tazmanya’da Palawah kabileleri, Aborjin topluluklarından bazıları.

2001 verilerine göre Avustralya’da bulunan yerli kabilelerin %90’ını Aborjinler oluşturmakta. Toplam Avustralya nüfusunun %2.5’ine tekabül ediyor bu rakam. Aborjinlerin Güneybatı Asya’dan Avustralya kıtasına geldikleri düşünülüyor. Fakat buna dair elde bilimsel bir kanıt yok. Avustralya yerlilerinin en yoğun yaşadığı bölge sahil kısımlarıydı. Özellikle Murray Gölü vadisinde yoğun şekilde yaşamaktaydılar.

Aborjin kültürü doğa ağırlıklıdır. Avustralya‘da birçok müzede ve galeride Aborjin sanat eserleri ve kültürü hakkında bilgi edinmek mümkün. Adelai’de bulunan Tanzanya Aborjin merkezi bunlardan biri.

Aborjinler hakkında birçok kitap da yazıldı. (A.P. Elkin – Avustralya Aborjinleri, Kathie Walker, Sally Morgan – My Place)

Aborjin mitolojisinde, mit kahramanlarının çoğu hayvanlardır. Dreamtime (düşzamanı) mitolojik temalardan birisi. Dreamtime mitolojisinden bir örnek.

söz verdim sana diye mi bu dürüstlük

nacak | 05 Haziran 2009 16:33

Arkadaşlık ve dostluk gerçekten çok farklı şeylermiş diye düşündü .Dostluk belki çok daha ağır sorumluluklar yüklüyordu omuzlarına .Keşke arkadaş kalsaymışız diye düşündü.

Ne güzel günler geçirmişlerdi beraber ta çocukluktan beri. İlkokula beraber gitmişlerdi. Aynı sırayı paylaştılar. Teneffüste yemeklerini paylaştılar. Eve gelip ödevlerini paylaştılar. Yarısını birisi yarısını diğeri yaptı. Sonra değiş tokuş.

Lise çağına geldiler. Yine aynı lise, aynı sıra hatta aynı aşk. Günler geçti gitti , geldi üniversite yılları. Aynı üniversite, aynı fakulte, aynı sınıf. Gene ayrı gitmedi içtikleri su. Önce yurtta kaldılar bir müddet. Sonra eve çıktılar beraber. Beraber pişirdiler beraber yediler.