bildirgec.org

kahramancayirli

5 yıl önce üye olmuş, 386 yazı yazmış. 3343 yorum yazmış.

Spleen Fanzin III

kahramancayirli | 20 Şubat 2012 09:53

Harun Atak tarafından yayımlanan Spleen Fanzin’in üçüncü sayısı çıktı! Eskişehir merkezli olan ve iki ayda bir yayınlanan fanzinin yeni sayısında blues müzisyeni Rick Estrin (söyleşen: murat melih f.) ve şair-yazar Pelin Özer (söyleşen: Emre Gürkan Kanmaz) ile iki keyifli söyleşi var.

Sina Akyol, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Erol Özyiğit, Pelin Özer, Şakir Özüdoğru, Zeliha Köse ve 1994 doğumlu Furkan Çolak Spleen Fanzin III’ün şairleri iken; Serdar Uslu ve Petek Sinem Dulun’un öyküleri, R.M. Terati, Yakup Kuyucu ve Zeynep Aygül’ün illüstrasyonları fanzini zenginleştiriyor. Ahmet Bozkurt’un Şiir Fragmanları sürerken, Julio Medem’in Sex and Lucia filmi üzerine yazısı ile Gökçe Pehlivanoğlu Spleen Fanzin’e ekleniyor. Kahraman Çayırlı’nın, Spleen İçbükeyleri sayfalarında Ümit Ünal’ın Nar filmi, Yunan yönetmen Yannis Economides’in fotoğrafı ve Seni Görmem İmkansız isimli müzik grubu etrafındaki yazıları ile fanzinin yeni sayısı kapanıyor.

Spleen Fanzin II çıktı!

kahramancayirli | 13 Aralık 2011 11:35

Spleen Fanzin II
Spleen Fanzin II

İlk sayısı yayımlanınca büyük bir mutlulukla buradan duyurduğum Spleen Fanzin’in ikinci sayısı yayımlandı. İçsel bir ağrıyı yürümeye devam eden fanzin, yazının bozguna bağlı yazgısını kırmayı deniyor ve sıkıntının avuçiçlerine yerleşiyor. Elbette, büyük bir güçle tam da oradan sesleniyor: Sesine karşılık bulmak için. İnatla.

Amerikalı Blues müzisyeni John Mooney (söyleşen: murat melih f.) ve yönetmen Tan Tolga Demirci’yle söyleşiler Spleen Fanzin’in ikinci sayısının en güzel taraflarından.

Spleen Fanzin’in ilk sayısı çıktı!

kahramancayirli | 03 Kasım 2011 12:13

Spleen Fanzin I
Spleen Fanzin I

Varoluşsal bir iç sıkıntısından yola çıkan Spleen Fanzin’in ilk sayısı çıktı! Hepimizin iç sıkıntısı tek tek ürüyor, artıyor, kontrol edilemedikçe: Bir kendini kazma edimi olarak edebiyata, sanata evriliyor. Bu noktada Spleen Fanzin’i üretenleri, yaratısal alanın sınırında tutan; iç sıkıntısı oluyor, genelde. Oradan güç alıyor belki de şiir, sanat. Baudélaireyen bir ağrı ile.

Spleen Fanzin, Harun Atak tarafından Eskişehir merkezli yayımlanan ilk sayısıyla, bu verimli iç sıkıntısını yüceltmeye duruyor. Şiirimizin ayrıksı kraliçesi, deli divası Lâle Müldür’ün yeni bir şiiriyle başlıyor / tamamlanıyor, panayır.

Kapı / Süleyman Kaçak

kahramancayirli | 17 Ekim 2011 14:12

Kısa film, çok az diyalogla çok kısa sürede bir hikayenin yoğun biçimde anlatılmasına dayanan bir sinema biçemi. Zamanı ve sahne düzenlemelerini etkin kullanmak önemli. Kısa filmde psikolojik gerilimi deneyen keyifli bir örnekle karşılaşınca uzun zaman sonra burada yeni bir yazı yazmak istedim. Bahsi geçen filmimizde diyalog yok, ki kısa film takipçileri kısa filmlerin büyük kısmında replik olmadığını ya da çok az replik olduğunu bilirler. Ana akım sinemada olduğu üzere hikaye büyük büyük anlatılmaz, izleyicinin çabası talep edilir, zaten genel olarak da kısa film, sanat sinemasına daha yakın durur. Kısa süre içinde hikayenizi bol bulamaç diyaloglarla izleyiciye aktarmaya çalışırsanız, basit kalır filminiz.

Bu kısa filmin olumlu noktalarından bir diğeri, kameranın yerleştirildiği noktalar ve sahne düzenlemeleri (mizansen). Sabit plan yok denecek kadar az, genellikle çerçeve hareketli, bu seçimin anlatılan karakterin ruh haliyle paralel olduğunu düşünebiliriz. Neredeyse tüm korku / psikolojik gerilim filmlerinde müzik, korkutucu unsurların başında gelir, oysa burada fazladan müzik kullanımı yok, zira mekanların kendi sesleri gayet ürpertici.

Hüzünlü genç kız duvarlarının tanrı-şarkıcısı

kahramancayirli | 17 Haziran 2011 12:29

90ların ortasında, televizyonda gördüğüm bir sabah haberi kalmış hatırımda. Çok dar, deri pantolonlar giyiyormuş konserlerinde sık sık, acaba homoseksüel (homoseksüel sözcüğü doksanların tozlu raflarında kaldı, tedavülden kalktı, artık varsa yoksa gay herkes) olabilir miymiş? Hüzünlü, çekingen genç kız duvarlarının şeker adamı, aslında şeker adamdan daha fazlası, bir nevi tanrı-şarkıcı. Derken bir çeşit vicdan temizlemeyle belki de, geçen yıl kendi internet sitesinden duyuruverdi şanslı bir eşcinsel olduğunu. Aynı posterler aynı duvarlarda duruyor mu bilemeyiz elbet ama uluslararası suları ilk dalgalandırdığı “bir, iki, üç Maria”dan beri, ekranlardan bize bakıyor…Rolden cümlelerle dünya meselelerine üzülüp, sonra unutan bir adam değil o. Kurduğu yardım derneği ile Porto Riko’da devlet okullarına, enstrümanlar gönderiyor; ağırlıkla Hindistan olmak üzere bütün dünya genelinde seks işçiliğine mecbur bırakılan çocuklara yardım ediyor, ayrıca Hindistan’da yardım ettiği başka çocuklar da var, Tayland’da yoksul çocuklar için evler inşa ediyor… PR değil bunlar, gerçekten yardım ediyor, ben inanıyorum iyi niyetine.

Cihat Duman – ya da pişman değilim

kahramancayirli | 06 Ocak 2011 13:40

Turgut Uyar ya da Ece Ayhan, hayatta olup, şimdilerde şiir yazıyor olsalardı tam da böyle bir şiir yazıyor olurlardı diye düşündüm Cihat Duman’ın şiirlerini okurken. Bu, öncelikle bir övgü elbette, bir kitap boyunca, tüm şiirlerde çizgiyi yüksek tutmak hiç kolay bir şey değil. Hele ki genç şairlerin ilk kitaplarında. Tabii ki şiirler öncelikle bir geçmişe, geleneğe yaslanacak. Sonra güncel mevzular, şairin sözcük oyunları, özgün dize kurguları bu geçmişten gelen binaya eklemlenecek. Duman’ın şiir isimleri de ayrıca övülmeyi hak ediyor, şiirlerindeki ironi ve özgünlük şiirlerin isimlerine de sirayet etmiş.

Wireless sosyalleşmeler

kahramancayirli | 05 Ocak 2011 12:41

Yakın bir arkadaşımın bana küstüğünü, beni “facebook”undan silince anladım. Tabii Msn listesinden de. İlginç değil mi? Ya da en mahrem fotoğraflarımızı “feys”e koymak, bir çeşit kamusal alanda (facebook’ta) görünür kılmak için yarışmak, size hiç garip gelmiyor mu? Bu yeni, kahve dükkanı zincirlerine genç ve orta yaşta insanlar geliyor genelde, görmüşsünüzdür. Her biri deri, konforlu koltuğuna gömülür gömülmez, diz üstü bilgisayarını açıyor ve bir anda bilgisayarından sosyalleşmeye başlıyor. Bu, gerçek bir sosyalleşme mi? Mekandan ayrılana dek kendi aralarında neredeyse hiç konuşmadıklarını gözlemliyorum. Çalıştığımız yerlerde, masa arkadaşlarımızla ofis yazışma programları ile iletişim kurmayı tercih ediyoruz. Konuşmak yerine yazışmak. Her gün uyanır uyanmaz ilk işim, facebook ya da twitter hesaplarımı kontrol etmek. Bu, benim giderek yalnızlaştığımı göstermiyor mu? Ya da bu sanal (aslında olmayan) mesajları gerçek muhabbetlerle ikame etmeye çalıştığımı?

Zarf / Haydar Ergülen

kahramancayirli | 08 Aralık 2010 09:36

Zarf, iki kısımdan oluşuyor: Kitabın ilk kısmı, Zarf, bildiğimiz şiir formunda ürünlerden oluşurken, Mazruf kısmında şiirden çok düzyazıya yakın duran metinler var. Zarf, Mazruf’tan kesinlikle daha iyi, daha yetkin.
Bütünlüklü, içten içe birbirine bağlı şiirlerden müteşekkil, Zarf. Ve Haydar Ergülen, karıncanın ayağına dolanacak incelikte şiirler yazıyor yine. İki Küçük Nar (s.23), kurgusu ve kendi içerisindeki bütünlüğüyle dosyanın en nitelikli şiiriyken, Kağıda Mektup (s.70), Rubai (s.71), Sözün Fiyakası (s.55) ve Bir Şehre Dönememek (s.49) gibi görece zayıf şiirler de var Zarf’ın içinde.

Mahallenin çözülüşü

kahramancayirli | 11 Kasım 2010 13:49

“Şimdi artık kimse kimseye güvenmiyor, herkes birbirinden çekiniyor” dedim. “Evet, kaç katlı, kaç daireli apartmanda oturuyoruz, hiçbirimiz birbirimizi tanımıyoruz” dedi. “Ne yalan söyleyeyim kapıyı açmadan iki – üç kere kimsiniz diye soruyorum, yüreğim ağzımda açıyorum kapımı” dedim. “Organ mafyaları varmış” dedi. “Karıma parfüm alacağım, şu koku sizce nasıl deyip elini koklatıyormuş adamın teki, kokladığın an bayılıyormuşsun, arkadaşım bayıldı diye etraftan yardım isteyip, taksiye taşıyorlarmış, sonra birkaç gün sonra bütün iç organları alınmış halde bir çöp tenekesinde bulunmuş” dedi orta yaşlı, halinden, konuşmasından orta – üst sosyoekonomik sınıftan olduğunu hissettiğim kadın. “Bir yaşlı kadın varmış, caddeden karşıya geçebilmek için yardımınızı istiyormuş, yardım edip, kadının elini tuttuğunuz an, fark ettirmeden şırıngayla bayıltıyormuş, yardım edin, torunum bayıldı diye bir taksiye atlayıp götürüyormuş, onun da sonu aynı” dedi Arnavut göçmeni olduğunu söyleyen genç kız. “Tatile gittiğimiz yerde otele gitmeye korkuyoruz” dedi orta yaşlı kadın bu sefer de. Manken-sunucu Asuman Krause geçti sonra, sıramızı beklediğimiz salon gibi yerin önündeki koridordan. “Gerçekten de boyu uzunmuş” dedim, “güzelmiş hakikaten”, kadınların tümü bir perde yukarıdan baktılar ona, bir çeşit kıskanma, imrenme, beğenme arasında gelip giden bakışlarla. Bir süre konuşmadık. Üçümüz de farklı yönlere baktık bir otuz saniye kadar.Sonra bir dizi oyuncusu geldi, sıra için sayı aldı, pasaportunun süresini uzatmak için. İsmini bir türlü hatırlayamadım, onlar da hatırlayamadı. Asuman Krause’ye gösterilen ilgi, bu genç adama gösterilmedi pek, pasaport bekleyen kitlece. Saat on iki olacak da öğle arasını da beklemek zorunda kalacağız diye ödümüz kopuyordu. Sonra görevli memur, sistemlerinin gittiğini, bütün ülkede bilgisayar sistemlerinin çöktüğünü söyledi. Sırada bekleyen kadınlardan biri, neredeyse bağırdı, tersledi adamcağızı. O kadının işi muhakkak bugün mesai bitmeden yapılmalıymış, yurtdışı biletlerini ona göre almış, ne yapıp edip bilgisayar sistemini düzeltmelilermiş, sabahın köründen beri sıra bekliyormuş. Yapabileceğimiz bir şey yok hanımefendi, Ankara merkezli dese de görevli, kadın en son zorla parmak izi vermeye çalışıyordu üst katta.

İçimizdeki düşman kim?

kahramancayirli | 08 Kasım 2010 16:18

Ne zaman onun filmlerini, video enstalasyonlarını düşünsem aklımdan yağmak isteyen, bir türlü içini bırakamayan, sıkıntılı, simsiyah bir gökyüzü geçiyor. Hayatın görmekten kaçındığımız kareleri, toplumun kafasını çeviriverdiği karakterleri, unutayazdığımız renkler, uzak durduğumuz, uzaklaştıkça içine battığımız ne varsa, tutup yeniden gözümüze sokuyor, o. Simsiyah bir gökyüzü gibi keder yüklü ama bir o kadar gerçek işte. Kapkara ve gerçek. Tıpkı hayat gibi.Kutluğ Ataman, ilk ışığı, 1994 yılında, uzun metrajlı filmi “Karanlık Sular” ile yaktı. İsmi gibi simsiyah bu cinayet hikayesi, sanatçının ülkemizle birlikte uluslar arası sanat alanında da hemen işaret edilmesini sağladı. Ama Ataman aslında Lola ve Bilidikid (1998) ile kırdı camları. İkiyüzlü, korkunç ahlak anlayışımız, zihinlerimizdeki ırksal örümcekler beyazperdeden izleyicilere yürüdü. Sonra Perihan Mağden’in İki Genç Kız isimli romanını sinemaya uyarladı (2005). O çarpıcı, hızlı, derinlikli roman ancak bu kadar iyi, sahi film olabilirdi. Ataman, elindeki kırılgan malzemeyi çarçur etmedi, yetenekli bir aşçı olduğunu gösterdi. Sanatçı en çok bu filmle ülkemizde tanındı. Siyah-beyaz fotoğraflarla dört köylünün Ay’a seyahat etme çabalarını anlattığı son filmi (2009), Ataman’ın sinemanın bambaşka pencerelerinden ustaca bakabildiğini kanıtladı.Sinema, Ataman’ın sadece bir yönü. Sanatçı esas olarak sergi ve video enstalasyonlarıyla biliniyor. İstanbul Modern, 10 Kasım itibariyle Ataman’ın video enstalasyonlarından oluşan en zengin sergisini açıyor. İçimdeki Düşman isimli sergide, 11 çalışması var sanatçının. Bu çalışmalardan en önemlisi Peruk Takan Kadınlar (1999), dört kadının, peruk takmak zorunda kalma sebeplerini tartışıyor özünde. Terörist diye kovalandıktan sonra hayatını saklanarak geçiren bir kadın, kemoterapi yüzünden saçı döküldüğü için peruk takan tanınmış gazeteci, türban taktığı için sınıfa alınmayan genç öğrenci, polis tarafından yakalanınca tüm saçı kesilen transseksüel. Bu dört kadının videolarını izlerken zihninizde bir sürü soru belirecek, kimlik, cinsiyet, aidiyet diye düşünürken dört ekran birbiri içine geçişecek. Sergide kaçırılmaması gereken, en mühim iş bana kalırsa bu. Çıplak, yakın, sarsıcı, cesur bir iş.