bildirgec.org

buddhala

5 yıl önce üye olmuş, 124 yazı yazmış. 787 yorum yazmış.

Evet Cafe

buddhala | 07 Eylül 2010 09:40

Şimdi yolda yürürken, yok pardon otobüsteydim, camdan sola bakmamla, bi saniye hep sola bakıyordum, o da ne: Evet Cafe! Dumur oldum, atmosfer o kadar büyüleyici ki, duvarda evet diyeceğiniz anayasanın güzel seçilmiş domatesleri baloncuklar içinde yazıyordu. O spot lambalar yok mu, beni benden aldı. Şimdi bitaraf olmakla birlikte, hayırlı bir insanım, hayırseverim de, amma velakin referandumun bu propaganda ve reklamla evet çıkacağı dünden belli. (Kendimi birden kendi görüşünü belirten ama karşı görüşün kazanıp, kendini iki türlü garantiye alan köşe yazarlarına benzettim. Cakama sıçam, sıç ağam!)

Şifalı Şeyler

buddhala | 19 Temmuz 2010 09:34

sizi çok eskilere götürmeyeceğim. fener iki dakikaklığına şampiyon olmadan önce, ece temelkuran terk-i kuzguncuk ettikten sonra, erk acarerin haberi olsa %100 İstanbul kitabında kuzguncuk kısmına muhakkak ekleyeceği bir yer. yolun sol tarafında, denize bilmem kaç metre mesafede ama yakın merak etmeyin efil efil esiyor rüzgar her saat, günün her saatinde sakin, kalabalık olsa bile sakinleşebileceğiniz özel iksirleriyle sizi bir anda ismini bilmediğiniz insanlar arasında muhabbet ederken bulabileceğiniz bir yer. çok uzağa gitmenize gerek yok bu yer için, en güzel tarafı bu. bir demirhindi şerbeti yok mu, beni benden aldı. arkada hindi zahra’ nın sesi… Şifalı Şeyler’ den bahsediyorum. Şifalı Şeyler ile -işte bunu seviyorum, demezsiniz, Şifalı Şeyler ile -ateş sizi çağırıyor, demezsiniz. Şifalı Şeyler, turkcell ya da herhangi bir gsm hattıyla anlaşmalı değildir. İçtiğiniz içeceklerin kapaklarında bedava yoktur, doğala özdeş şampuanlardan saç kremi hediyesi çıkmaz, üçü bir arada değildir, ikisi bir arada da değildir. İçeri girince, Koku filmindekine benzer bir mahzen değil ama, arada İstanbul’ un muhteşem altyapısına ait o önlenemez altyapı kokusunu geçiyorum, türlü baharatlarla şifayı bulursunuz efendicağızım. Önünde masaları vardır, biraz şerbetle, çayla, ne bilim içinizden gelirse mutfağına girer tost yapar, hatta bulaşık bile yıkayabilir, yorgunluk kahvesiyle türlü türlü masal anlatır ve masal dinlersiniz etrafınızdan. Şifalı Şeyler, Kuzguncuk’ ta, her türlü derdinize deva bulabileceğiniz ve İstanbul’ da Osmanlı’ dan kalma bir şerbet olan Demirhindi Şerbeti’ ni içebileceğiniz birkaç yerden biri. Sahibini bir görseniz zaten, konuştuktan sonra oranı sahibi de bir nevi sizsiniz.

Hindi Zahra

buddhala | 22 Mayıs 2010 14:35

Fas’ ta doğan berberi bir hatun… kaşlarının ortasında kırmızı bir beni yok, genelde hep gözlüklü (elinde sigara) röportaj veren ve kayıttaymış gibi ciddiyetle ve hatasız canlı, cansız her ortamda mikrofon uzatıldığında şarkı söyleyen bir sanatçı… annesi ev hanımı olmasına rağmen, çocukluğunu geçirdiği bölgede sanatla içiiçe olan bir kadın ve babasının kolluk kuvvetlerinde yer olması, ona olumsuz bir yönde etki etmemiş. Hindi Zahra’ nın hayatını en çok etkileyen şahıslar müzisyen olan amcaları gibi görünüyor, yani İsveçli bilim adamları yumurta testiyle colgate-i test etmeyi bıraksalar bu sounca varabilirler. Çölün ortasında yapılan bir bluestan, rock müzik ilginç gelebilir ama “No One Knows About Persian Cats” adlı filme göz atmanızı isterim. (Kaplumbağalar da Uçar filminin yönetmeninin diğer filmi)

Hindi Zahra Paris’ te babasının yanına katılır, belki kırılma noktası bu hayatında, ya da ben “hayat hikayelerinde hep öyle birşey olmalı” takıntısı yüzünden Hindi Zahra’ ya öyle bir yol çiziyorum. Neyse 18 yaşında okulu bırakır, Louvre’ de ilk işini kapar. Aslında sanatla ilk karşılaşması böyle olur. Açıkçası Louvre’ de yaşayıp sanatla karşılaşmayanlara başka bir yakıştırma yapabilirim. O kadar da değişik birşey değilmiş be!

Tabi resim ve müzikle haşır neşir olmuş bu güzel sesli hatun… gittikçe müzikten yana kendini daha yaratıcı ve tanımlar olmuş, yani o sıralarda ev arkadaşımdı biliyorum, barda çalışıp, geceleri melankolik şarkı sözleri ve ritimler, melodiler, mırıldanmalar… Hindi Zahra’ yı özel kılan en önemli şey belli bir şarkıda Berbericeden söylerken İngilizce’ ye geçtiğinde ayırt edememeniz. Daha doğrusu uğraşıyorsunuz bile bu duruma. Çünkü yaptığı şey, evrenselliği yakalayabilmiş olması, kapitalist gelecek ama, “Think local, act global!” Zahra, sesiyle derdini anlatıyor ve öğretseniz her dilde söyleyecekmiş gibi aynı hüznü, arkadaşını ya da şehveti… sevgilisi onu sadece kendi dilinde terk etmiş ama Zahra sesiyle ona gereken cevabı vermiş bile. Hatta “Music” ile her erkeği-kadını dans ettirecek bir enerjiyi de yaratmış ve “Kiss&thrills” ile birbirine aşık etmiş, ardından “Don’t forget” ile birbirilerini unutmamalarını öğütlemiş. “Stand up” ile -ne senin annen olacak kadar büyüğüm, ne de kız kardeşin olacak kadar küçüğüm, sadece kadının olmak istiyorum- diyerek isyan etmiş. Haklı kadın canım, burdan kendisine paravanın arkasından sesleniyorum, “I’ m your man!”

Hindi Zahra’ yı böyle farklı etnik kimlikleri, tarzları sonuna -o ya da -lic getirerek profesyonel şekilde anlatmak değil amacım. (afro-american blah blah blah) Albümünü alın, bir kez dinleyin. Geriye dönüp baktığınızda, albümü bir kez aldığınızı ama bin kez dinlediğinizi göreceksiniz. Ben her tadı aldım bu albümden; chill, indie, blues, rock&roll, etnik ve kendisini daha çok yakın hissettiği jazz. Ben konser kayıtlarındaki doğaçlamalarında 60lardaki-70lerdeki kadın vokallerin ruhunu görsem de, kahinler Billie Holliday konusunda diretiyor.

Joseph Fouche

buddhala | 07 Ekim 2009 14:00

Rafta gördüğümde, ilgimi çekmeyen bir kitaptı aslında. Arkadaşım tavsiye etmişti ve içini karıştırınca okumam gerektiğine karar verdim.
Fransız ve dünya tarihinde belli bir yere sahip olamamış gibi gelir size Joseph Fouche, yoldan geçenlere sorsanız “İşe yetişmem lazım!” cevabını alırsınız, “Tanımıyorum!” ya da “Bilmiyorum!” demeye bile tenezzül etmez sorduklarınız. Sadede gelelim ve şahsi kanaatim, bir meslek ancak bu kadar kusursuz icra edilebilir ve ancak bu kadar iyi yapılabilirdi. Farklı yönlerden özdeşleştirdiğim biri daha vardı ama o bir film karakteriydi:Heath Ledger’ in Joker’ i. Bu ise kanlı canlı, Joseph Fouche’ dir. İkisinin en büyük ortak özelliği, birini onlara benzetirseniz Joker’ i de, Fouche’ yi de aşağılamış olursunuz. Çünkü kimse onlara benzeyemez, benzetilemez. Tarihin kötü karakterilerinden biri gibi gelir size, Joseph Fouche. Napoleon’ un önceleri sağ koluyken, sonradan “yaşamım boyunca tanıdığım en kusursuz dönek” diye nitelendirdiği Joseph Fouche, güvenlik bakanıydı. Abdullah Öcalan’ ın güvenlik bakanı olduğunu düşünün. Burda hakaret Fouche’ ye değil, Napoleon’ adır. Hiç kimse sağ kolu olan bir insanı, kendisi düştükten sonra -ki Napoleon’ un da ipini Fouche çekmiştir.- hala başta görmeye dayanamaz. Bunu sizi terk eden sevgilinizin hemen bir sevgili bulup mutlu olduğunu duyduktan sonra ona bok atmanıza benzetebilirsiniz. Sadede gelelim deyip yine uzattım: dünya siyaset tarihinde yüzlerce bu adamdan kırıntılara sahip insanlar vardır, siyasetçiler, iş adamları, öğretim görevlileri vardır, gazeteciler vardır ama hiç biri Joseph Fouche gibi değildir. Joseph Fouche’ de Joker gibi gökdelenden düşerken Batman’ i de aşağı çekmiştir. Batman artık eski Batman değildir, Dark Knight’ tır veya Napoleon koltuğunu paşalar gibi Kral’ a (Louis XVI) devretmiştir.

Aşk bir boktur!

buddhala | 31 Temmuz 2009 09:12

Ey hafif.org, kadın-erkek ilişkileri üstüne haddim olmayacak bir yazı yazacağım ilk defa. Kimseye bok atmayacağım ama merak etmeyin, çünkü söz konusu olan şey bir bok… elif şafak’ ın aşkına bok atıyorum, bu bir karamsarlık değil, bir iltifat bence. Herkesin elinde grisinden, pembesine o kitabı görünce ve yaşadıklarım ve arkadaşlarımın yaşadıkları aklıma geliyor ne yazık ki. İnanın herkesin yaşadığı aynı ve hiç kimse kendisine verilen tavsiyelere kulak asmıyor, bir taraf bildiğini okuyor, bir taraf doğrudan geometri kanunlarını alt üst edip çember yaratıyor. Sert bir giriş oldu belki, durun, anlatıyorum ve 70 milyona sorulacak bir referandumda hakkımda idam kararı alınırsa, intihar ederim merak etmeyin…

11

buddhala | 15 Ocak 2009 00:43

“Beni uzaktan sevdiğini söyledin ya, beni sevebileceğin uzaklığa gittim bende. Kayboluyorum, bir gün seni bulurum diye ya da kaçıyorum beni bulursun diye…”

İkilediğimi fark ediyordum artık. Ufak harf hatalarıyla başka anlamlar kattığım ya da keşfettiğim kelimeler yetmiyordu. Sessiz veya nefessiz bir harf gibi, sesli veya ilgiden yoksun bir gülümseme gibi. Bakışlarım ve ağız hareketlerim birbirini desteklemiyordu bir türlü. Kuruluk olduğunu söylüyordu arkadaşlarım, vardı benim de duyduklarım, hala cebimde taşıdıklarım, avucuma alıp okuyamadıklarım…

1

buddhala | 04 Kasım 2008 12:25

İlker Bey, bize kendinizi anlatır mısınız? -İiiiiiiiiiii, ben…

Saçım başım dağılmış bi haldeydim ve bana böyle soru sorulması hoşuma gitmemişti. Cümle kurma konusunda problemlerim vardı ve insanlara cevap veremiyordum. Beni anlamıyor olabilirlerdi ama anlaşılmıyor olabileceğim konusunda da onlar hemfikirdi. Bir insanın köşeye sıkıştırılması, anlaşılmaması, yalnızlığı ve kumbaraya atılan parça parça yazdıkları İsveçli bilim adamlarının çözeceği bir problem değildi elbette. Benim yeniliklere ayak uydurma problemim vardı. Büyüyüp anlamsız bakışlar atacağıma, küçük kalıp büyüyenleri izlemeyi seviyordum. Elimde rakamları silinmiş kumandadan zaplar yapıyordum. Beni heyecanlandıran sahneler vardı, hoşuma gidiyordu. Sikilmiş götümün Ergenekon’ a benzeyen bir davası olmayacağına göre, dekoderlerin şifreli kanallarında gece yarısı çıkan karıncalı playboy filmlerindeki hatunların çıplaklığını, pozisyonlarını seçmeye çalışıyordum. Kim bilir, ekrandaki o kaos ortamından 28 sayısını ortaya çıkarmaya çalışıyordum iyice odaklanıp ya da bir gerçek-üstü çalışmaydı karşımdaki… Dali’ nin tablolarına bile o kadar uzun süre bakmadım. Bu gerçek yüzünden bayağı bir duygulandım.

2

buddhala | 16 Eylül 2008 14:43

Belki konuşmaman lazımdı, bilmiyorum. Sadece üstüme basanların kilolarını söyleyip, sade bir hayat yaşayabilirdim ama olmadı işte. Bu insanlar görmüyor bazı şeyleri, daha hızlı yaşayıp daha uzun seks yapma hırsındalar. Daha kısa sürede daha çok çamaşır ya da bulaşık yıkayan makineler, işteki yığılan dosyaları daha seri bir şekilde yükleyen, programlayan aygıtların peşindeler. Daha çabuk eve varıp, saçının tüm ihtiyacını tek şampuanla karşılayıp daha kısa sürede duş alabilme niyetindeler. Geriye kalan zamanda, popüler bir dizinin daha çok bölümünü, yenilenen sıkıştırma programlarıyla midesine dolduran cdlerden izleyip, sevdiğine daha çok zaman ayırma telaşında. Tüm telaş bu muydu? Tüm dert, tasa bunun için miydi?

Hafif.org’ un suyu arsenikli çıktı!

buddhala | 26 Ağustos 2008 10:55

Öyle bir belediye başkanı düşünün ki, koltuğunda oturduğu şehrin suyu arsenikli çıkınca, topu önce suyun değerlerini alan üniversiteye atıyor. Sonra üniversiteden bu iddiaya yalanlama geliyor ve koltuk sevdalısı “bilahare Gazi Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Okulunu bitiren Gökçek Gazeteciliği okuyan…” bu şahıs aynı sorunun mensubu olduğu partinin bir türlü saflarına katamadığı şehrin de suyu arsenikli diye aldığı gazetecilik eğitimi icabı basın açıklaması yapıp kendi beyin ölçeklerinde çözüm üretiyor. Bu adam Melih Gökçek ve en son kendisini yalancı gösteren ODTÜ’ nün binalarını kaçak diye yıkma kararı aldı. Niye aldı sizce: Ego tatmini mi, çürümüşlük belirtisi mi, 18. Türk Büyüğü olduğu için mi yoksa iki dönem üst üste koltuğa oturmanın getirmiş olduğu yürekle mi?